15 Temmuz 2012 Pazar

Entelektüel, Gazeteci, Muhalif, Sürgün...


Bu ‘yalan’ dünya ve ‘yalancı’ dünyada, siyasi ahlak toplumsal ikiyüzlülüğün üstüne oturmuş çatır çatır çatırdamaktadır ve zorba olan mazlum olanı hırpalamaktadır ve elbette mesele sahip olanlarla sahip olmayanlar arasındadır ve zorbanın kuyruğuna takılmışlar sallanır koltuklarında şimdilik keyif çatmaktadır… ve entelektüel ne yapmaktadır!
Entelektüel, boyun eğmeden, diz bükmeden, hayatın hep ‘itiraz’  hallerini sevmektedir. Ne sürüye uymaktadır, ne de tek başına değiştirme gücüne sahip olmadığını bildiği can yakan  toplumsal hale tanıklık etmekten kaçınmaktadır. Elbette dobradır, sözü gevelemeden çıkarandır ve unutturulmağa çalışılan tarihlerin ‘düzeltilmesine’ katkı sunandır.
Muhaliftir, isyankardır, tuzu kuru bir duyarsızlık ona uzaktır ve elbette ‘manevi rantların’ da  peşinde koşmamaktadır; sonu yalnızlık ve sürgün olsa da hakikati anlatmaktadır. Şimdi, şu anda, bedeni mahpusta, yüreği kuş kanadında uçmaktadır.
Entelektüel, mücadeleyi, bir  takım süslü sözcükleri bir takım ağdalı cümlelere dönüştürmekten ibaret sananları ayıltmaktadır; ‘bir takım değerlere’ sırtını yaslayarak, üç beş sloganı diline dolayarak, masalarda, meydanlarda, köşe yazılarında hem adalet naraları atıp hem de zulmedenin avukatlığına kalkışmayandır.
Hakikat karşısında,  kimliğini “Ceddin deden…”le* tanımlayanın keyfi kaçmaktadır ve “ced”*  yapmağa kalkışmaktadır. Ve mesele başka bir biçimde hortlatılmaktadır, çünkü esasında ‘hakikat’, ’ne yazık ki’ oldukça can sıkmaktadır ve sadece kulağı değil, ezberleri de tırmalamaktadır!
“Neslin baban…” ‘entelektüel’ sözcüğünü zaten hep olumsuz bir vurguyla kullanmaktadır, zira entelektüel, statükoya daima karşı durandır. Yazdığı ve söylediği, cümle alemin malumuysa da, o ‘malumu’ perdeleyen yaygın kabul görmüş anlatı kategorilerini kıran da odur ve her türlü iktidara ve zorbalığa karşı hakikati söyleyen de o. Ne koruması gereken bir “makamı” ne  resmi makamlarda “itibarı” ne hortumlu banka hesabı ve ne de taşeron firmaları vardır; o  ‘esas’tan mağrur, ‘usul’den mağdur ve ezelden ‘bir dilim ekmek, bir yırtık hırka’ kıvamındadır.
Entelektüel yazmaktadır, eylemektedir, konuşmaktadır; kişisel bir risk alarak kişisel sesiyle, özgün tınısıyla gerçekliğe işaret ederek ve onu deşerek ve derinde olanı yüzeye çekerek adaletin  değerine inananların temsilcisi olmaktadır. Ve elbette uzlaşmayandır ve elbette doğrulukta muvafıktır ve elbette karşı koyuş gücüne sahip çıkandır ve elbette temkinli ve sevimli olma kaygısı taşımayandır ve haliyle ‘yılgınların’ saldırısına maruz kalmaktadır.
Sorgulama gücü sonsuz, direniş bilinci evcilleştirilmeyecek olandır ve “kader”in kötülüğüne kör kalmayandır. Ne kitle dalkavukluğu, ne etnik çığırtkanlık, ne de iktidara bağlılık naraları önünü tıkayamayacaktır. Güçlü olandır; elbette, hakikati söylemenin gücü iktidara tapınmanın gücünden uzun ömürlü olacaktır. Eşitlik, adalet ve özgürlük gibi evrensel insani değerlere öyle parti kongrelerinde, örgüt toplantılarında sarf ettiği sözlerinde filan değil, yüreğinde yer verene ve hakikati zikredene bizzat tarihin kendisi sahip çıkacaktır.
Ve ‘ihanetin’ ayak sesleri hiç de çığırtkanın işaret ettiği o uzak yerlerden tıkırdamamaktadır; dikkat etmeli dostlar, uyanık olmalı, gerçek ihanetin ayak sesleri oldukça yakındadır.
Gene de gene de, umutvar olunmalı; elbette, bu gün de, bu ülkede de, bir onuncu köy vardır ve hane sayısı zannedilenden  oldukça  fazladır!

Hamiş: Bir dizi konferansıyla 'Entelektüelin kamusal görevi' hususunda ufkumu açan entelektüel eylem insanı Edward SAİD'i saygıyla selamlıyorum; başlık bu esinlenmeden oluşturuldu.

3 Temmuz 2012 Salı

MEDYA BİZE NE YAPAR! (II)


Medya ile ilgili bir çok tartışmanın en yararlılarından biri ‘kapitalist sistemde siyasetin, en önemli güç haline geldiği görülen medyaya eklemlenmesinin yarattığı etkilere’ ilişkindir. İlk yazıda vurgulanmağa çalışıldığı gibi iletişim, sosyo-ekonomik-kültürel bağlamı içinde tarafsız bir iş görüyor değildir.Kitle iletişim araçlarının mülkiyet yapısı, teknoloji politikaları ve bilginin ticarileşmesi gibi unsurlar konunun emperyalizmle bağını,bir başka deyişle emperyalizm-kapitalizm ideolojisinin medya metinleri üzerinden nasıl servis edilegeldiğini açımlar. Tam da bu nokta, aslında, özellikle sosyal medyadaki gelişmeler dikkatle izlenirse bu ‘servisin’ topyekün bir kapsamayı başaramadığına, çeşitli ölçeklerde bazı ‘direniş alanları’nın çoğalarak geliştiğine de işaret eder.
Kitle iletişim araçları, bir değer olarak aslında demokratik bir güç olan ‘bilgi’nin çoğu kez ticarî bir meta olarak yayılmasını sağlarken, küreselleşmeyle birlikte uluslararası tekelleşmenin yarattığı yeni merkezileşme kitlelerin düşünme, algılama ve kavrama tarzını belirleyerek bir tehdit ve ama tersinden bakıldığında da bir olanak olarak görülebilir. Kitle iletişim araçlarına da sahip uluslararası sermaye ve güç odaklarının, dünyayı tek bir mekan,dolayısıyla tek bir pazar haline getirme fikrini içeren küreselleşmenin, ’küreselleşme’ kavramının kendisini de aynı araçlar yoluyla günümüzde yaygın olarak referans alınan bir kavram haline getirdiği söylenebilir.
‘Küreselleşmiş’ dünyada kitle iletişim araçlarının, kültürel değerler, ideoloji ve davranış kalıpları taşıma rolü aslında basit olarak zenginliğin ve iktidarın meşrulaştırılması rolüdür; kitle iletişim araçları, ‘sahipleri’ ve ‘kontrol altında tutuldukları’ güçlerin çıkar ve beklentilerine –her zaman planlı ve açık olmayıp ‘kendiliğinden’ olarak- hiç değilse kendi varlıklarını sürdürebilme adına hizmet etmekle yükümlü kılınmaktadır. Özetleyerek ifade edilebilir ki iletişim,-metin ve söz- olmaksızın iktidarın toplum nezdinde  meşrulaştırılması mümkün gözükmemektedir.
Bu halde, günümüzde, siyasal alanı da anlayıp dönüştürebilmenin yollarından biri kitle iletişim araçlarının yapısını ve işleyişini anlayabilmekten geçer. Bu noktada ayrıca üzerinde durulması gereken, kitle iletişim araçlarındaki tekelleşme olgusunun sadece belirli bir ülkeye ait olmayıp, tekelleşmiş çok uluslu medya sermayesi niteliğinde oluşudur. Bunun en büyük sonuçlarından biri, kamu yayıncılığı anlayışını zayıflatıp kitle iletişimini, medya sermayesinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde örgütlenmiş ekonomik düzenini sürdürmesi için kitleleri bu düzenin ideolojik yapısı ve tüm değer içeriklerini kabullenmeye ikna edecek bir alan haline getirmesidir
Sonuç olarak, kitle iletişim araçları ve bize ne yaptıkları konusu, teknolojik aşamaları anlamayı ve bu araçların tarifini yapmayı aşan, kitle iletişim sürecini ekonomik, siyasal, toplumsal bağlamından koparmadan kavrayabilmek ve medya alanındaki demokrasi tartışmalarını doğru bir bağlama oturtabilmek için  iletişim alanının en önemli boyutlarından biridir. Bu yazı dizisine de başlık oluşturan medyanın bize ne yaptığı sorgulaması, bir başka deyişle kitle iletişim ürünlerinin manipüle edici etkisi, ancak bu boyutun  atlanmaması halinde açıklayıcı ve elverişli bulgular sağlayabilir.
Bulguların elverişliliği, başlangıçta, medyanın gücünün; insanların düşünce, kanaat, davranış tavır ve dolayısıyla tutumlarını etkilemede gördüğü işlevlerin doğru teşhisiyle ve ardından alternatif bir medya anlayışının kitlelerle buluşmasının yollarının aranmasıyla mümkün kılınır. Medya  ürünlerini, medya  araçlarına egemen olanların-sahiplik ve denetleyen olma anlamında- kendi sınıfsal çıkarlarını meşrulaştırmanın ve sürdürmenin bir yolu olarak  tariflemekle başlayan bir yaklaşım, halen ve doğrulukla medyanın kültür ve ideoloji üzerinden tüm toplumu etkilediğini kabul ederek ‘medya-iletişim-iktidar ilişkisini’ kaba ve indirgemeci bir yaklaşımdan kurtarmalı ve  özellikle sosyal medya alanındaki yeni gelişmeleri de portföyüne alıp yeniden tariflemelidir; toplumun yeniden üretilmesinde kitle iletişim araçlarının oynadığı rol ve mülkiyet yapısı ile medya ürünlerinin kültürel içeriği arasındaki bağlantı çevresine bir de ‘sosyal medya’ eklenmelidir. Belki de, kitle iletişimini açıklamağa yönelik iki yaklaşımdan  Marksizmin, kitle iletişim araçlarının ‘eşitsiz toplumsal ilişkilerin sürmesi yolunda ideolojik imgelerin ve temsillerinin biçimlenmesine destek olduğu’ iddiası  kitle iletişimi için saklı tutulabilecekken, liberalizmin, ‘ifade özgürlüğünün korunmasında kitle iletişim araçlarının vazgeçilmez bir rolü olduğu’ iddiasının sosyal medya için ileri sürülebilir bir nitelik kazandığı düşünülebilir. Bu satırların yazarı, medyanın bize ne yaptığı sorgusunun, medya etkilerinin gücünü ve türünü tayin eden toplumsal-tarihsel şartlardan koparmadan  kapsamlı bir toplumsal bağlam içine oturtulması gereğine inanır; böylelikle medyanın, sadece,sınıfsal eşitsizlikleri koruyacak şekilde hareket etmeyip aynı zamanda bu eşitsizliklerin çoğaltılıp güçlendirilmesinde de etkili olduğunu kabul eder. Toplumda sadece maddi kaynaklar değil ve aynı zamanda iletişim araçları üzerinden ‘bilgi’ de eşitsiz bir biçimde dağılmaktadır; sosyal medya bu eşitsizliğin önemli  oranda değiştirilebileceği çıkış yollarından birisi gibi değerlendirilmelidir. Dünya eğer, medya üzerinden anlatılan hikayelerle algılanıyorsa, bir başka deyişle gerçek, medya tarafından yeniden kurgulanarak gerçek oluyorsa bu handikaptan çıkmamız ve özgürlükçü alanlar oluşturabilmemiz için hepimizin, kendi özgün hikayemizi yaratmağa ve ana akım medyadan ve sermayeden bağımsız araçlarla anlatmağa ihtiyacımız var.



MEDYA BİZE NE YAPAR! (I)


İnsanın kendini ve toplumu var etmesi çabasında ‘iletişim’, en temel etkinlik olarak gözükmektedir ve yaklaşık 35 bin yıl önce konuşmaya başladığımız tahmin edilirse, bir o kadar yıldır iletişim faaliyetinde bulunuyoruz demektir.

Bütün canlılar gibi insan da varlığını doğa ile etkileşim içinde sürdürmekte ancak  diğer canlılardan farklı olarak bu etkileşiminde araya ‘kültürü’ koymaktadır. Bu etkileşim içinde, insanın kendini var etme ve yeniden var etme ihtiyacı, insandan insana bir ‘ilişkiyi’ doğurur, ilişki ise ‘iletişimi’; yani bir yapıdan diğer bir yapıya bir mesajın iletilmesini ve bir cevap alınmasını zorunlu kılar. Bu yazı dizisi, özellikle sosyal medya ağlarının yaygınlaşmasıyla farklı bir boyut kazandığı gözlenen bireysel iletişimi, önemini kabullenmekle birlikte dışarda tutarak iletişimin kitlesel boyutunu irdelemeyi amaçlamaktadır.İletişim araçlarının, özellikle televizyonun, dünyayı milli sınırlar kavramından uzaklaştırıp ‘küçülttüğünden’ bu yana, artık çok geniş kitlelere yönelen, kitlelerin düşünce, davranış ve tutumlarını etkileyen boyutuyla iletişim, birçok sorunun cevabının arandığı bir alan haline gelmiştir.Bu arayışta, medya etkilerinin ne olduğu ve nasıl oluştuğu, kitle iletişim araçlarının toplumu hangi ölçüde, nasıl ve ne yaparak etkilediği, bir başka deyişle medyanın kamuoyu yaratmadaki gücü başat bir konumdadır.

Konunun önemi şuradadır; medyanın kamuoyu yaratmadaki gücü aynı zamanda bir demokrasi ve özgürlük tartışmasına eşlik eder; medya tek yönlü sayılabilecek bir ilişki biçimiyle kitleleri etkilemede iddia edilen düzeyde bir güce sahipse, toplum ‘medya gücüne’ sahip olan ‘güç odaklarının’ istek ve çıkarlarına göre şekilleniyor demektir. Bu tablo, çağdaş toplumun özgür, demokratik bireylerden oluştuğu kabulünde ve hızla değişen teknolojilerin eşlik ettiği ‘gelecek tasarımında’ hasar yaratır. Bu nokta, alternatif medya arayışlarına; kendini büyük sermaye ve siyasal güç odaklarının dışında, bir ölçüde özerk ve bağımsız bir yapıda tutabilme ihtimali taşıyan yerel medya ve baş döndürücü bir hızla kendi özgün alanını yaratan sosyal medyaya ayrı bir önem kazandırır.
Unutulmamalıdır ki medyanın kamuoyunun oluşumuna etkisi, geleneksel yaygın medya düzeyinde olduğu gibi yerel ve sosyal medya düzeyinde de, ‘medyanın demokrasiye katkısı’ tartışmasına içerir; bu tartışmanın önemli bir boyutunu ise ‘yaygın medyanın tekelleşmiş ve bir örnekleşmiş yapısı’ karşısında yerel ve sosyal medyanın oluşturabileceği alternatifler ve sunabileceği olanaklar bakımından giderek önem kazanması oluşturur.
Sözü edilen tartışmanın bir başka boyutu ,kitle iletişimi, kitle iletişim araçları ve iletişim sürecine dair her olay ve olgunun sosyal, siyasal ve ekonomik bir boşlukta var olmadıkları, olamayacakları düşünüldüğünde, iletişim araçlarının egemenliğinin, kontrol ve denetiminin kimlerin elinde olduğu temeline oturtulmalıdır.
Tarihsel süreç , teknolojik ve ekonomik gelişmelere göre şekillenen kitle iletişim araçlarının her yeni teknoloji üretimiyle içerik olarak da değiştiğini göstermektedir; elle basılan bir gazetenin içerik yapısıyla internet üzerinden yayımlanan bir gazetenin içerik yapıları birbirlerinden hayli uzaktır. Buradan hareketle, kitle iletişim araçlarının üretim ve mülkiyet yapılarına, bir başka deyişle kitle iletişimini, kitle iletişim araçlarının ve içeriklerinin üretimini biçimlendiren teknolojik ve ekonomik belirleyicilerine bakmaksızın incelemek eksik bir bakış açısını ifade eder. Ne var ki, aynı zamanda, kitle iletişimini, araçların üretiminin ekonomik ve teknolojik temeline indirgeyen bir bakış açısı da eksik addedilmelidir. Bu boyutu, iletişim sürecine, bu araçlara kimin nasıl sahip olabildikleri, iletişim ürünlerinin hangi sosyal, siyasal ve ekonomik bağlamda üretildikleri sorularını da tartışarak bakmayı zorunlu kılar. İletişimin kitlesel bir boyut kazanması ve kitle iletişim araç ve gereçlerinin üretilip geliştirilmesi tesadüfi değilse bu araçlara egemen olma ve denetim altında tutma, tekelleşme gibi nitelikleri de tesadüfi değildir.
Bu bağlamda, sosyal medyanın kitleleri harekete geçirecek denli etkili kullanımının artmasıyla ve ülkemizde, özellikle uluslararası sermayenin medya alanına girmesiyle kitle iletişiminin tekelleşmiş ulusal yapısının giderek değişim göstereceğini ve kitle iletişiminin kurumsal yapılarının ve içeriklerinin yeni şekiller alabileceğini öngörmek mümkün görünmektedir. Bu değişim, bir çok gerekçeyle, sosyal medyanın sözü edilen gücüne ve bu gücün medyanın geleneksel temel işlevlerinden biri olan kamuoyunun serbestçe oluşmasını sağlaması yoluyla demokratik ifade özgürlüğüne katkıda bulunması bağlamında önemsenmelidir.