20 Şubat 2012 Pazartesi

AŞK ÜÇLEMESİ III: Bir 'Nihayet' Olarak Aşk; …severken onu acıtmış olabilir miyim?

İdam edildi K, otuz iki yaşında, orta boylu, açık tenli ve güzeldi. Son nefesini verirken
yüzüne yayılan gülümseme öylece kalmıştı, herkesin tüylerini diken diken eden bir mutluluk
ifadesiyle ve o gülümsemeyle gitti.”Belki de” diye düşündüm, “Tam bir kavuşma umuduydu
o mutluluk ifadesi, başka bir yere değil de sevdiğini koyduğu kendi içine gidiyordu.”
Bir adamı sevmişti K, şaşırtıcı bir biçimde, ona hiç de güzel görünmeyen bir adamı, adam da onu. Hızla zamanı katlayarak atlamışlar ve K’nın evinde yaşamağa başlamışlardı. Öylesine
uyumsuz görünüyorlardı ki nasıl olur da aynı aşka düştüklerine şaşırıp duruyorlar, bunu bir
mucize duygusuyla karşılıyorlardı. K giderek, bu mucizevi mutluluğu neredeyse katlanılmaz
bulmağa başlamıştı, “Onu görmediğim anlar dayanılmazdı” diyordu, “Ama gördüğüm anlardaki coşkum da acı vericiydi”.Söyler misiniz “ diye sormuştu bana, “Bir insan böylesine
sevilebilir mi, yoksa aşkın kendisinde mi böyle bir acı var?
Haklısın K, aşkın kendi içinde böyle bir acı var, yüreğimizi sızlatan salt kavuşamamak olmaz, kavuşmak her zaman bu acıya merhem olmaz lakin bir sarhoşluk halinde avunur dururuz. Oysa yürek sızısı hep yerli yerindedir ve de aşk hep kendi halindedir.
K böylesine sevmesine şaşırıp durmakla sevgisini çoğalttığını fark etmemişti, fark ettiği artık onsuz bir an bile yaşayamamasıydı. İşte bunun ağırlığıyla uyuyamadığı bir gece adamı uyandırdı ve yüzünü ellerinin arasına alarak “Bak bana” dedi, “ Seni öyle seviyorum ki yiyip
içime sokasım geliyor, bunu bilmeni istedim sadece, uyu şimdi”, adam uykulu gözlerle
gülümsemiş, “Öyle yap o zaman” demişti. K gülümseyerek kalkmış mutfaktaki en keskin
bıçağı almış ve sırtüstü yatan adamın boğazına bir saniyede öldürücü darbeyi vurmuştu.
Ve sonra…”Sonrası hayal ettiğim gibiydi” diyordu, “Onu küçük parçalara ayırdım, yiyebileceğim boyutta, sonra özenle, sevgiyle içime koydum onu, her özlediğimde bir parça”.
İlk bakışta marazi bir ruh hali içinde görünüyordu, bu herkes için durumu kolaylıkla izah
eden ve yine herkesin durumu kabullenip sindirmesini sağlayan iyi bir mazeretti ve K’dan
başka mahkeme salonundaki herkesin, gerçekten de bu mazerete ihtiyacı vardı. Tek sorun
bunun gerçeğe uygun olmamasıydı. Çünkü K gerekli tüm psikolojik ve nörolojik testlerden
ayrıntılı bir şekilde titizlikle geçirilmişti, hayır, hiç bir ruh ve akıl hastalığına işaret eden hiç
bir bulguya rastlanmamıştı. Hatta yetkililer kendi akıllarında bir ‘kabul noktası’ oluşturmak
için testleri tekrar tekrar istemişler ama sonuç hep aynı olmuştu; K’nın ruh ve akıl sağlığı
ne yazık ki yerindeydi. İfadeleri defalarca incelendi, tüm bu süre içinde bir an bile bir bilinç
kaybı ya da cinnete benzer bir şey yaşamamış olduğu anlaşılıyordu ki K da bunu doğruluyordu, “Bilerek yaptım tabi ki” diyordu, “Onu öylesine sevdim ki hep içimde tutmak istedim”.
Mahkeme salonunu öfkeyle terk edenlerin gürültüsü herkesi irkiltip ayılttı ama K hiç etkilenmemiş gibiydi, “İlk gün işe gittim yine ama dayanamadım hasretine, izin alıp eve koştum, bir daha da hiç terk etmedim onu”. Salonda kalanların kanı donmuştu, K bir rüya sanrısıyla devam etti; ”İçime koydukça onu acım azaldı, giderek daha huzurlu oldum” ve bana dönerek düşüncelerimi okumuş gibi “Kavuşmak acıyı tam olarak geçirmese de yüreğe iyi geliyor, ehlileştirip aşkı bir nebze azaltıyor sızıyı” dedi, “Tabi kavuşmağa cesaret göstermiş yürekler için”.
Karar verildi, okundu ve kalem kırıldı. K’nın yüzünde bir anlığına bir tereddüt hali belirdi
ve kayboldu, sonra yeniden gölgelendi yüzü, sanki bir kuşkuya düşmüş gibiydi,”Ben onu
sevdim” dedi usulca, “Sadece sevdim”.Sonra mahkeme kürsüsüne yaklaştı ve ellerini
 yalvarırcasına açtı, “Acaba” dedi inleyen belli belirsiz bir sesle, “Hakim Bey, severken onu acıtmış olabilir miyim? 



--- -------------
Bu son sorusuyla beni de acıtan K.’nın hatırasına


    

AŞK ÜÇLEMESİ II: Bir 'İmkânsız' Olarak Aşk; ...hayat o tapındığın kalıplara sığmaz!

Onu tanıdığımda konuşkan hali ilgimi çekti, neredeyse soluksuz,
ara vermeden, hummalı denebilecek bir halde anlatıyordu, bir de
teninin soluk pürüzsüzlüğü.
Başına gelenlere sessizce katlanmıştı, uzun süre, dayanılmayacak
kadar upuzun bir süre, ömür, onu en uzun yaşayabileceğimiz ‘zaman’sa
eğer, bir ömür. Her şey tam bir karabasana dönüştüğünde bile sadece
pencerenin önüne mıhlamıştı kendini, orada, ayakta, büyümüş gözbebekleriyle
dışarıya bakmıştı, öylece bakmıştı...
“Özür dilerim” dedi, “Sana bakarken seni değil de başka bir şeyi görür
gibiyim, dalgınlığım ondandır belki”. Bu durum onun konuşmadığı nadir anlarda
oluyordu, adeta sadece iki türlü bir ruh hali vardı; durmaksızın konuşan ve
durmaksızın  dalıp giden Z.Bana öyle geliyordu ki konuşmak onu ‘gitmekten’
alıkoyabilen tek şeydi, ‘tam olarak’ gitmiyordu, direniyordu, “çünkü” demişti,
“yine de yaşamam gerektiğine dair bir ses var içimde, umuda benzer düş gibi
bir şey, belki o adam bir sabah tam olarak arkasına döner”.
Haklısın Z, kal! Zira, ölüm dışında bir tek aşk, uygun bir biçimde kullanılabilirse eğer, insan hayatında önemli değişiklikler yapar.
Kırılıp dökülmüştü Z, evet böyleydi, bazı şeyler hayatta daha başlayamadan
kırılıp yok olurdu, bazen her şey dayanılmayacak kadar acı, hüzün verici ve
yürek sızlatıcı bulunurdu. Sanki, gerçekten de, hiç kimse başka birini ezmeden
güç kazanamıyordu. Bazen kandığımız da olurdu, bir çiçek kokusuna, bir
kelebek uçuşuna, işte öyle bir şeye umut bağladığımız, bir arabesk şarkıdan
teselli aldığımız anlar olurdu. ”Ama” diyordu Z, “Ben kırılıp yok olmadım,
sadece soğudum, ruhum üşüyor biraz”.
Kocasının çarptığı kapılar, fırlattığı tabaklar, duvarlarda kırılan bardaklar ve
küçük çocuğunun ağlamaları ve ellerini çektiğinde yüzünden gözbebeklerinde
gördüğü dehşet ve alkol kokusu ve artık işkence olmaktan bile çıkmış tensel
temas, hepsi, hepsi  onu üşütmüştü biraz.”Acaba” dedim, “Teninin soluk
pürüzsüzlüğü bundan mı?”, “Yok” dedi, “Tenim pürüzsüz, çünkü onu kalkan yaptım hayata!”.
Kendisine karşı merhamet göstermemişti, merhameti ve şefkati bir tür zaaf
sayıyordu, durumu kabulleniş gibi yani. Oysa o kendine göre direnmişti, bir
adama gönül vermişti, oturduğu sitede her sabah hep aynı saatte beyaz arabasına
binip giden o adama. O saatte kocası çıkmış oluyordu, çocuğunun kahvaltısını
alelacele hazırlayıp cama koşuyordu, adam arabasının kapısını açarken ense-
sindeki gözleri hissediyormuş gibi her seferinde birkaç saniye hareketsiz
kalıyor, adeta döndü dönecek gibi başını omuzuna doğru çeviriyor ama aniden
vazgeçip hızla arabasına binip son sürat uzaklaşıyordu.
Z, “Belki bir sabah inerim bahçeye, gözlerini görmeye” dedi. İrkildim, henüz
boşanmamıştı, tedirginliğimi fark etti, “Yoo” dedi, “Aşk her zaman yoldan
çıkarmaz, hem hayat da, senin  o tapındığın kalıplara sığmaz”.”Ama” diyecek oldum,”Hayır” dedi, “Bazen sıra dışı durumlar günahla eşit olmaz”.
O esnada birileri kapıyı çarparak kapattı, ürperdi Z, ”Söyle onlara” dedi, “Kapıları çarpmasınlar, sen de bağırma, usul usul konuş, bütün bu sesler bana evdeki gecelerin kokusunu getiriyor, üşüyorum yine”.
Evet diye düşündüm, insanın acı duymasına neden olan olayları şiddet yönünden
bir önem sırasına koymak doğru olmaz, çünkü derecelendiren tanımlamalar
bazen gerçek travmaya denk olmaz, elbette, yaraların kanayıp kanamadığı
değişken ruh hallerine de bağımlıdır biraz. Böldü beni Z, ”Senin yüzünde” dedi,
“Bir tür iç sıkıntısı hali görüyorum, en iyisi uzak dur, terk et beni, bak, ben
haykırabilen biri değilim”.
Herkesin düş kurmaya ihtiyacı vardır Z, ama onları paylaşmak yahut
gerçeğe dönüştürmek gerekmez, ama düş dünyası yerini yoksul ve kaba gerçeğe
bıraktığında, haklısın ., bizi belki de ancak tenimizin soluk pürüzsüzlüğü
kurtarır. Yüreğimizdeki yumuşak ve duyarlı hisleri yok etmenin elbette sayısız
yolları vardır, sen en zorunu seçtin Z. Şimdi, şu anda, tam da şu anda, içimde duyduğum bu
çan sesleri senin kalp atışların olabilir mi? Z, kardeşim, seni bırakmayacağım,
kapıları çarpmadan kapatacağım senin için ve hep usul usul konuşacağım.
Bir gün, belki de, o camın önünde birlikte haykırırız.


…….
Z’nin sıra dışı durumlara dair unutulmaz sözlerinin hatırasına




AŞK ÜÇLEMESİ I: Bir 'Tahayyül' Olarak Aşk; Ah Roman! Yanlış Yetiştirdin Beni Vesselam!*

Koruya giden yolda, omuzları vatkalı belden altı üç katlı fırfırlı elbisemle yürüyecektim. Kelebekler uçuşup etrafımda dönecek, kuşlar en güzel aşk şarkılarını söyleyecek, hasetten çiçeklerin renkleri solacaktı. Ve yol kenarındaki ulu çınarlar bile endamımın önünde boyun eğip hayran kalacaktı.
Bir hışırtı olacak, kalbim küt küt atacak, ömrümü uğruna vereceğim bir fısıltı duyacaktım. Dizlerim titreyecek, hafifçe kızaracak, alt dudağımı ısıracaktım. Biraz korkumsu bir şey, biraz acımsı bir şey, ılık bir ürpermeyle kalakalacaktım. Kulağımda bir davet, göğsümdeki sıkışmayla sarhoş olacaktım.
Göz göze değdiğinde yıldızlar yanacaktı, yeryüzünde kimse kalmayacaktı, her şey hep devinecek hiç durulmayacaktı, öncem de o sonram da o olacaktı. Yüreğim kapısını gülerek açacak, kasırgalar kopacak, bir buket çiçeğe değince elim hayat hülyalı bir sıcaklığa akacaktı.
Koruya giden yolda, bir düşün buğusunda, çınarın kovuğunda bir mektup bulacaktım, şiir duruluğunda, tüm zamanları tüm renkleri anlatacaktı, tüm kelimeler utangaç tüm cümleler ünlem işaretli olacaktı, tüm duygular açılmağa yüz tutmuş tomurcuk kokusunda ateş kızıllığına bulanacaktı.
Saçlarımda yıldızlar parıldayacak, ay ışığı yanacak, çınara yansıyacak, yüreğime bir gölgenin eli değecekti. Penceremin altında bir gece serenadı, çınar mesud olacak, ben mesud olacaktım. Ah yaşamak bu işte, dolu dolu yaşamak, geceye mana katmak, serenada kapılıp öylece dalacaktım.
 Koruya giden yolda, sessizliğin büyüsünü gece bile bozmayacaktı, ayrılığın boşluğuna düşmeyecektim, olmayacaktı hayır, bir ihanetle ansızın sarsılmayacaktım. Hep sabah süzgünlüğnde bakacaktım hayata, soluk soluğa kalacaktım ve vuslatın mühürünü hep gözlerimde taşıyacaktım.
En güzel olan en zorlu olandı ama beklemenin ümitsizliği beni kaplamayacaktı, acı ve elem ruhumu sarmayacaktı. Anı defterlerine hüzün yazılmayacak, soğumuş yalnızlıklar benden uzak olacak, yaşanmamışlığın fotoğrafları başucuma konmayacak, söylenmemiş sevda sözcüklerinin hasretinde boğulmayacaktım. 
 Beyaz atıyla prens elbette romanda kalacaktı! Ama hani, hani inanırsam sana roman, gerçek kılacaktın hayatı! Oysa beni aldattın, yalnız kendimle bıraktın, dün gece koruya giden yolda kendimle göz göze kaldım. Ay ışığı yanıyordu, çınara yansıyordu, zehirli bir hançer değdi yüreğime apansız, bakakaldım. Çınara asılı bir gölge kuşku saldı içime... hani, sanki, biraz beyhude mi yaşadım! Dün gece küstüm sana ah roman, yanlış yetiştirdin beni vesselam!

……………..
Gelmediği için aşk, kendini çınara asan A. nın hatırasına ithaf edilmiştir.


Sen de Gitme Pigumi!

Neler oluyor o camın arkasında? Kim bilir kaç vakit alır ekrandakini unutmak ve uyumak huzur içinde! Görüntüsü zihnime kazınan işkence görmüş kurbandan kurtulmak ne vakit mümkün olur? Ve düşünmemek istiyorum; işkenceci nasıl biriydi? Kimdi? Ve her gece rüyasında gördüğü neydi?
O cam cinneti taşıyor evdeki koltuğuma, her akşam oturup haberlere “bir göz attığımda”.İsyan ki, uzaktır bana, ta o camın arkasında yaşanmaktadır ve de kurban aslında bana değil işkencecisine bakmaktadır, öyle mi? Öyleyse, kaçırdığımda bile gözlerimi ekrandan, gözbebeklerindeki dehşet neden benim gözbebeklerimdedir?
Harabelerden yükselen dumanın keskin kokusu kahvemin tadını bozuyor, ekranda olan ekranda kalsın istiyorum. Bilmek istemiyorum molozların altında kaç canın yattığını ve o yaralı kurtulan direnişçinin kaç cesedin arasında ölü taklidi yaptığını. Ve düşman çekilip de gece bastırdığında, demir yığınlarının arasından hayata kıpırdayan o minik el değer mi elime?
Bombaların kimliksizleştirdiği o toplumdan değilim ve tahrip edemez zihnimi katliam ve çürümeden uzak tutarım bilincimi ve düşüremez beni vahşet ihanet yoluna ve yakalayamaz beni yabancılaşmanın cinneti…O halde neden yokluyor beni aniden hafif bir delilik nöbeti?
Boyun eğen ben değilim, teslim olan zorbalığa, yeni-sömürgeciliğin modern biçimi füzeler modern teknolojinin icadı bu cam kutudan düşerken koltuğuma. Ama yine de bir ağırlık oluşturuyor kafamda örselenmiş insana dair ne varsa hafızamda. Oysa sormak istemiyorum o soruyu; potansiyel suçlular yarattığında savaş, kimdir bu gelecek suçların geçmiş faili?
Ben değilim direnen tahakküme, baskıya ve zulme, arkasındadır camın açlık ve sefalet, başka insanların hikayesidir yoksulluk ve şiddet, yoldaş olmam gerekmez ezilene, intifadada taş atan o çocuk ellerinden bana ne!
 Ağır ve tahripkar bir hayatın içinde olabilir hemcinslerim lakin ben kendi arzularımın peşinden gitmeliyim. Artık süt içmesi gerekmeyen ve artık ağlayamayan bebelerin annesi değilim ve şüphesiz “kaliteli” bir hayatı seçmeliyim. Ama neden huzursuz geçiyor gecelerim?
Neler oluyor o çocuklara, acaba yaşamağa değer bir hayatın varlığı hiç düşmüyor mu akıllarına bellerine sararken bombaları! Ya da yaşamağa değer bir hayatın var olacağı bir gün! Belki de bu olasılığın doğumuna koşmaktadırlar yahut o hayatın tam ortasına mı düşmektedir bedenleri, arzuları değersiz ihtiyaçları yersiz kılan o patlamayla ve de yoksa “özgürlük” böyle tam bir “feda”ya değer bir “varlık” mıdır?
Bakarken beyaz cama dostlarla sohbet esnasında, bir direniş çığlığı düşüyor ortamıza. Gülüşler soluyor, kararıyor ışık ve bu çığlığa kulak verir gibi olduğumda ve paylaşmak istediğimde dostlarla, hepsi birer birer kalkıp gidiyor…Yalnızlık hissediyorum, keskin bir yalnızlık,  ne olur sen de gitme Pigumi!

Pigumi: Kendini “barış çocuğu” olarak tanıtan altı yaşında bir çocuk.


Medya Ne Yana Düşer Usta, Okur Ne Yana!

Montesquieu’nün kulakları çınlasın, kemikleri sızlasın; kuvvetler ayrılığını insanlığa hibe! ettiğinden bu yana yıllar yıllar geçti, yattığı yerden şöyle bir dikilip ‘kuvvetlerinin’ ve ‘ayrılıklarının’ başına ne geldi diye baksa…Yasama, yürütme ve yargının yanında dördüncü kuvvet olarak görülen medyanın ‘kuvvetine’ ağlasa…ağlasak…
Dördüncü kuvvet, ilk üç kuvvetin ve sermaye gücünün yerli yerinde sağlam durmasıyla bağlıdır; ‘ilk üç’  öyle  köşklerde yuvarlak masaların etrafında arz_ı endam eyledikçe…’Askeri güç’ güvertelerde seyran eyledikçe…Ve de ‘sivil güç’ tüm ‘sivillik’ içeriğini öyle harap eyledikçe…Eh! her ne hal ise… İlk üçünün malum vahim hallerine dair göz yaşlarımızı saklı tutsak, şimdi, bu bahiste medya ne yana düşer desek…
Medya yapısı bilinmeden, sermayenin medya üzerindeki tahakkümü görülmeden, iktidarın medyayla ‘sadece arkadaşız’ boyutunu aşan ilişkisi kavranılmadan televizyon ve gazetelerden şikayet etmek, yerine oturmuyor haliyle ve alternatif bir medya anlayışı geliştirilmesine de katkı sunmuyor.
Kötü yayınlardan şikayetçiyiz; seviyesizlikten, yanlılıktan, halkın gerçek gündeminin, yoksulluğun, açlığın, adaletsizliğin  medyaya yansımamasından, gazetelerin köşebaşlarının köşeli köşeli adamlarca işgal edilmesinden, kadınların zavallı birer cinsel nesne gibi, o gibi, bu gibi gösterilmesinden, özel hayatın gizliliğinin taciz edilmesinden, hep sulandırılmış magazin yapılmasından, ondan bundan şundan şikayetçiyiz… Evet elbette şikayetçiyiz, olmalıyız.Üstad ne buyurmuş; bu medya demiş, halkı bilgilendirecek, eğitecek, eğlendirecek, tarafsız olacak, nesnel olacak ve de ne demiş, kamuoyunun serbestçe oluşmasını sağlayarak demokrasiye katkı sunacak, yönetimi denetleyecek demiş.E bu yüzden de dördüncü yaptım ben bunu demiş.Demiş de, patron ne diyor! Ben akıllı, seviyeli, kültürlü adamım-kadınlar henüz patron mertebesine eremedi, karar mekanizmalarının dışındaki ‘zararsız’ mevzilerde konuşlandırılıyorlar-bende biliyorum bu kepaze hallerimizi de diyor, ama elden ne gelir diyor, “halkım böyle istiyor”…
‘Halkım’, ah bu halkım asgari ücrete he diyor, halkım açlığa yoksulluğa he diyor, halkım ancak mezarında emekliliğe he diyor, yolsuzluğa, rüşvete, talana, ezilmeye, aşağılanmaya, temel insan haklarından yoksun yaşamağa he diyor…da akşam  kredi kartına hiç peşinatsız 10 takside aldığı plazmasında ‘iki bacak -bir kalça’ya mı yok istemem diyecek! Oturuyor karşısına, “ben bunu istiyomuşum, büyük büyük adamlardan iyi mi bilcem ben ne istediğimi” deyip deyip elinde 3. sayfası açık gazetesi, bir gözü ondaki güzelde, bir gözü ekrandakinde, dimağı rehine, uyuyor, evet uyuyor! Çünkü patron becerikli, iyi ninni söylüyor, iyi uyutuyor!
E peki, halkın bunu istiyor da ekmek istemiyor mu, adalet istemiyor mu, eğitim istemiyor mu, insanca bir yaşam istemiyor mu, o plazmasındaki gibi Bodrum’lara, Dubai’lere, laylamlora gitmek istemiyor mu, onu,bunu, şunu istemiyor mu! E peki, halkın seviyesi bu da, medya yaparlarının uyması gereken temel görevler,etik kurallar, vicdan, ahlak, eşitlik anlayışı gibi değerler…İşte o zaman medyacı olmanın tüm ayrıcalıklarını  kutsal bir görev ifa ediyorum gerekçesiyle cebinde sıkı sıkı tutanlar bu kutsal görevin gereklerini de yerine getirmeye mecbur olmalılar.
Ayrıca’ halkın’ da bu değil, durum pek ümitvar olmasa da halkın bu değil; itiraz edenin, isyan edenin, dillendirenin ne ölçüde medyada yer bulduğu malum, hem okuru ve izleyicisi olarak, hem yazarı ve konuşanı olarak…Sistem ve malumları, ve copları ve zindanları ve medyanın kapalı kapıları ‘başka bir halkın’ varlığının görülmesine, duyulmasına izin vermiyor, ağır bedeller ödetiyor.Üstelik bu bedelin kime ne zaman ödetileceği de karanlık…Bu bakımdan da medya, sadece resmi ideolojinin değil bu ideolojinin topluma saldığı güvensizlik ve korku pompalamasının da taşeronluğunu yapıyor; medya iktidar el ele, muhaliflik bahane; ‘kozmik’ hallerimiz hep bundan…
Ama bir şeye, halk olarak radikal bir şeye karar vermek durumunda olduğumuz çok açık; bizi ilgilendiren konuların yönetiminde gerçekten söz sahibi olabildiğimiz özgür bir toplumda mı yaşamak istiyoruz yoksa şaşkın bir sürü halinde bir yerlere sürülen, dehşete düşürülen, vatan sever sloganları nafile bağıran ama değerlerini giderek kaybeden, korku içinde, liderlerine huşu ile bağlı, bir çeşit kabullendirilmiş bir totaliterliğin altında mı yaşamak istiyoruz!
Görülüyor ki  dördüncü kuvvet sırasını beğenmedi, nicedir ilk üçüne talip , ilk üçünün halleri de bir garip… Kalksın şimdi mezarında yatanlar, uyansınlar; kuvvetler ayrılığının babası ve Hasan Tahsin ve sakallı baba ve diğerleri ve diğerleri…Kalksın temizlesinler bu halleri…Yahut ve mutlaka,’o iktidarın ve patronların halkı’ ancak ödünç alabildiği plazmasının karşısından  kalkmalı ve 3. sayfa güzeliyle vedalaşmalı  ve ’kendi kendinin halkı’ olmak için uyanmalı!
Devran ancak böyle döner, böyle değişir bu haller!




19 Şubat 2012 Pazar

Gözetlemenin Dayanılmaz Cazibesi!


Senden tarih önünde özür dileriz Cuma! Yani demem o ki, alnın açık başın dik olsun gayri sanal alemdeki bu son gelişmelerin ışığında, borcumuz var demir parmaklıklar arasında geçirdiğin o yıllara…
Yazık oldu sana be Cuma, yazık oldu karşı apartmandaki yengenin eteği sıyrılır da diz kapağı gözükür diye perdenin arkasında nöbet tuttuğun akşamlara. Yazık oldu yan komşunun yatak odasını gözetlicem diye deldiğin duvarlara. Yazık oldu balkonundan karşı balkonda gün yapan kadınları dikizlediğin için röntgencilikten ikide bir psikiyatr servisine yatırılmalarına. Yazık oldu başını önüne eğip “Kendimi tutamıyorum, elimde olmadan gözetliyorum karıcığım” diyerek  yalvardığın karına da.
 Cuma, artık “İçimde bana bunu yaptıran bir şey var” deyip deyip ağlama! Yahut otur  bizim hallerimizi de ağla… Bak gördün işte, hepimizin içinde aynı “şey”den var; en olmadık mekanlara koyarız kameraları, olmadı uzaklardan çekeriz yatak odalarını ve de son teknolojiyle, lüzumu halinde  modifiye ederiz kafaları bacakları… Lakin biz öyle mahcup filan olmayız senin gibi, ceza filan da almayız; “yeri gelir, zaman denk düşer”, yani  “icap eder” Cuma, internete salarız “mallarıi”…Sonra otururuz karşısına, istişare ederiz twitterlı,facebooklu halleri…
Ha, bilesin Cuma, öyle zor değil artık yollar; internette birkaç tuşa tıklıyorsun geliveriyor ekrana “mallar”… Artık öyle aslanın ağzında değil komşu yengenin diz kapakları; kameralı bir “cep” alıyorsun arkadaşının kredi kartıyla, on taksit peşin fiyatına. Sonra nefesini tutup internet sitelerini şöyle bir turluyorsun ve “malzemeleri” cebe toparlıyorsun ve sonra da fantazya alemine dalıyorsun…
Korkma, yalnız değilsin Cuma, artık kitleler halinde röntgenliyoruz ve bizi perde aralıklarından, duvar deliklerinden ve netlik ayarından yoksun dürbünlerden kurtardığı için teknolojinin önünde huşu ile eğiliyoruz.  Cuma, seni bilmem amma biz buna “ilerleme” diyoruz. Muhabbetimiz böyle… Siyasetimiz böyle … Hülasa Cuma, toplumca bilişim çağımızda doğru dörtnala ilerliyoruz.
Cuma, artık ağlama, gerek yok ki yani suçluluk duymana, röntgencilik yeni toplumsal halimiz adeta! Hepimizin içinde aynı ‘şey’ peydahlandı, bu hal sadece seni değil, devleti de ,milleti de bir virüs gibi sardı. Hulasa  Cuma, bu “iş” artık olağanlaştı, üstelik öyle ayıbı mayıbı da kalmadı. Boş ver sen de gayri, sal kendini içindeki o ‘şey’in herkese bulaşmasının rahatlığına, takma kafanı öyle ahlak mahlak kurallarına. Gereği yok dert etmenin… “Bu halleri kim salıyor pazara, kim aşılıyor bu virüsü ruhlarımıza” diye düşünmenin… Gel Cuma, gel gidelim, öyle tenhalarda menhalarda gizlenmeye ne hacet, alenen gözetleyelim… Sen de bizim gibi dik tut kelleni, hep beraber bu ‘kitlesel cinnet’in sularında tatlı tatlı yüzelim.
Yazık oldu Cuma, yazık oldu suçluluk duygusuyla kıvrandığın yıllara. Oysa o “küçük” hastalığını aştı bizim sosyal ilerlememiz, artık  “gözetlemenin” zirvesindeyiz. Ama , sanki, nasıl desek… “İçimde bana bunu yaptıran bir şey var” diye suçluluktan ağlattığımız için seni, tarih önünde senden özür dilemeliyiz. Ve de Cuma, hadi kalk, şimdi hep beraber internetteki malum alemlerde gezinmeliyiz… Yahut gizlemek için meraktan geberdiğimizi, “olmaz ki, böyle de yapılmaz ki” muhabbetlerine girmeliyiz...Lakin Cuma, bilirsin sen, söylesene, nereye varır acep bizim bu  ahvalimiz!

ÖLÜM ÜÇLEMESİ I: Bir 'Tahayyül' Olarak Ölüm; Karagözlüm Hayat!

Bir dalganın bedenime hızla çarpması gibi bir mitingde karşılaşsam gençliğin ilk aşkıyla, biraz parçalanmışlık biraz ruh sıkıntısına bulansam, beyinden kazınsa da yürekten sökülmese o masalsı hatıra.
Yıllar yıllar geçse de ben o anda takılsam, dursa zihnin akışı, donup kalsa bedenim hiç kıpırdamasam, izin verse yaşamak, müsait olsam, biraz kül biraz duman halinde o en uzak geçmişte asılı kalsam.
Sebebim olsa sıla, dönsem o tozlu eve, korksam nefes almaktan seslensem anneme alsa beni içine, 'kalmak' ile 'gitmek' arasındaki farkı bilmesem ve merakımı yenmesem ve canımın yarısı  tutmasa yüreğimi... alenen çekip gitsem!
Yahut
Heveslensem yeniden o deli sevdalara, yaksa yüreciğimi bir ayrılık acısı, sarsa mı beni yine bir merdiven altında ilk temasın sancısı, bir ihtimalin peşine düşsem yahut küsse bana rüyalar dövüşsem gecelerle, vazgeçsem.
Zarif bir iç çekişle başlasam, zırıl zırıl ağlasam, yüzümü kapatıp avuçlarımla bir hummaya tutulsam, sevişsem acılarla çoğaltsam da çoğaltsam, çekse beni kuyular, şizoid yarılmalarla bir o yana bir bu yana sallansam.
Yapmasam…
İlk paragrafı yazan ben olmasam, düşsem rezil yerlere sürünsem de sürünsem, böcekler yese bedenimi, kaldırsa bile beni mecburiyetin kuvveti sobelese beni hayat, böyle vakur bir edayla dolaşıp durmasam.
Yahut
Desem ki…
Aslında unuttum her şeyi ve mütemadiyen unutmaktayım ve aslında bir şüphe üzerine var olmaktayım ve örülse de dört yanıma gri duvarlar habire tırmalamaktayım ve pıhtılarla perdelenmiş bir hayatı yaşamaktayım ve başkalarının yaralarını yalamaktayım ve lafı böyle uzatmakla “bir şey” den kaçmaktayım ve ama…kendimden acayip keyif almaktayım.
Yahut
Karagözlüm hayat!
Cennet ile cinnet arası bir şey sana duyduğum hasret, karınca misali sabret, karınca misali sabırla yürüyeceğim sana, ya mümkün olacak vuslat yahut ömrüm yolunda nihayetlenecek.
Sen gene de bekle beni!

Aydan Aşağı, Hayatın Üstüne...

Unuttum maskemi takmayı bu sabah, öylece çıktım sokağa, uzak düştüm aklıma, çıplak karıştım hayata.
Kötürümleştiremedi beni genel yargılar, bir kahraman edasıyla günlük gerçekleri yadsıdım, haliyle toplumsal açıdan “uygun ve hoş görülebilir” olmaktan uzaktım. Kurulu düzenin bir parçası değildim artık, fena halde zararlıydım kamu yaşantısına, bir tehdit, bir parazit halinde sızdım yığınların arasına.
Unuttum maskemi takmayı bu sabah, yeterince şirin değildi suratım, kendimi sahihliğimle yüz yüze buldum ve kendi sözcüklerimle cümleler kurup durdum;’ yoksa görünürdeki eşitlik zorla kabul ettirilmiş bir eşitsizlik miydi aslında ve görünürdeki özgürlük ne yönüyle ayrılırdı prangalı kölelikten. Nasıl olurdu mahrum ve mağdur olanlarla yan yana düşmek ve toplumun mutsuz çoğunluğuyla beraber üşümek.’
 Unuttum maskemi takmayı bu sabah,  sokaklarda kendimle karşılaştım, yanlış yaşantılarla tutmadı mayam, tüm bastırılmışlıkları kusup çıkardım. Önlenemezdi içimdeki isyan ama ‘kitlesel riya’ ile toslaştım, bir “aranıyor” ilanıyla duvarlarda suretimle tanıştım; “Ayrıksı bir ot aramızda dolaşmaktadır, görüldüğü yerlerde üzerine basılmalıdır”. derken uyum oyunları başladı, memnuniyet oyunları…eh elbet dayanamadım günlük gerçeklerin tahakkümüne,yıldım, yıkıldım, yutuldum ve ama ağlamadım ve gittim o ünlü mağazadan yeni maskeler aldım ve kitlelerin alkış sesleri arasında yüzsüzlüğümün üstüne taktım ve ah! artık nasıl da “herkes gibi” rahatım!
Resmi yalanlar ürkütmüyor beni artık, ikna oldum savaşın barış için gerekliliğine ve çağdaş yaşam denen şeyin yıkımları ‘zararsız’ hale getirdiğine. Törpüledim karşıtlığımı, sustum bekledim, sistemin tüm imgelerini başarıyla yerleştirdiler zihnime. Ezildim büzüldüm, eğrildim yamuldum, küçüldüm kısaldım ve kendimi toplum kalıplarına uygun yaptım. Sevilebilir bir geçerlilikteyim artık, kullanılabilirim,çünkü işe yararım, önlenebilir isyanım çünkü ussalım, cilalandım ve hakiki olmaktan tamamiyle uzaklaştım ve tamamiyle yakınım teslimiyete…
Her neyse…
Başkalarının bu halleri her ne hal ise…
Bana gelince…
Gülümseyen çiçeğin kokusunda bile hüzün duyumsarım bir nebze, varsa bile bir “lay lay lom” hali hayatın, biraz ‘hafif’ algılayışlara mahsus sayarım…Velhasıl, yaşamak kardeş, harbi bir iştir, zenaatı namusuyla yaparım. Bilirim, öyle ucuna dokunmakla tadılmaz, dibine kadar dalarım ve… aslını aslıyla yaşarım.

ÖLÜM ÜÇLEMESİ II: Bir 'İmkânsız' Olarak Ölüm; Ben Uyurken, Sessizce Çekip Gitmiş mi Hayat!

Ben böyle kedere saplanıp kalmışken neden kahkaha sesleri yükseliyor ötelerden, unutulmuş mu yani yaralarımı henüz saramadığım! Ama ben yine kanayan yerlerimden bir kuvvet almalıyım ve o çok uzak, o çok yakın ışığa bakmalıyım ve dönmeliyim kendime ve hayat denen bu filmi baştan izlemeliyim, bir bir düşüp notları yeniden derlemeli ve vaziyete inat çıkıp diklenmeliyim.
Anlayamadıklarım buharlaşıp uçmuşken hangi yalnız bıraktıklarıma dönüp ağlamalıyım! Koşsam koşsam geriye, yalvarışla diz çöksem tutarlar mı elimden, ya nefret ve intikam pusu kurmuşsa bana, ama olsun, celladımla da yüzleşmeliyim ben kendi payıma. Anlatamadıklarım boğazımda düğümlenirken hala, hangi yalnız bırakılmışlıklarıma ağıt yakmalıyım! Mazi kalbimde kanayan bir yaraysa, yapışır mı kırıklar! Ama göremezler ki izlerimi açsalar da her yerimi, e peki ben, şimdi kimi, neden kanatmalıyım!
Bütün olan bitenle hesabımı görüp kayıplarımı alnımın ortasına kazımalıyım. Ve hoyratça harcadıklarım yapışırsa yakama, onları bari şimdi şefkatle sarmalıyım ve olmak için bir başıma, tüm hayaletlerimi öpüp yollamalıyım.
Ya bu yıkıcı kuşku! Ya ıssızsa ortalık, ya kalmamışsa kimse…yahut, olur a, biri tutup beni severse… oysa bir muhabbete bile muhtaç değilsem hani, uzak düşmüşsem böyle, ya kendime, ya kime, ya bütün ‘varoluşa’ sitem mi etmeliyim!
Hep açıklanmağa muhtaç cümleler kuruyorsam sırf başka diyarlardan geldiğimden değildir, hiçbir şeyden değildir, hiç kimseden değildir. Lakin, sıla hasreti bile kalmamışsa içimde, kendimi alıp şimdi nereye gitmeliyim?
Yahut bu son tahlilde bir özet geçmeliyim…
Yahut, düşecekse son yaprak, o son sallanışında yoldaşı olmalıyım…
Yahut…yahut bütün yaralarımı yeniden yalamalıyım…
Bir sigara sarmalıyım...
Bir ıslık çalmalıyım…
Başedilmez sanırsa da kendini ölüm, defterini dürmeli, yenemezsem bile onu, asabını bozmalıyım.
Ve kalkmalıyım.
Ve sormalıyım şaire;
Neden bir ’yokoluşa’ takılıp kalmalıyım, neden sarmalı beni hüznün ağır kokusu! Ya galip gelirse ruhun ölüme dönük yüzü… ve… yahut… ben uyurken, sessizce çekip gitmişse hayat!
dur!
söyleme!
yine de,
yeniden,
tepemde dolaşan akbabalara inat
 tut elimden yüreğim!
hayat denen bir puştun peşinden gitmeliyim!