12 Eylül 2014 Cuma

MEDYATİK FANTAZYALAR

Gözetlemenin Dayanılmaz Cazibesi

‘Olmaz ki, böyle de yapılmaz ki’ halleri…

Senden tarih önünde özür dileriz Cuma. Yani demem o ki, alnın açık başın dik olsun gayri sanal alemdeki bu son gelişmelerin ışığında, borcumuz var bir hastane koğuşunda  geçirdiğin o yıllara…
Yazık oldu sana be Cuma, yazık oldu karşı apartmandaki yengenin eteği sıyrılır da diz kapağı gözükür diye perdenin arkasında nöbet tuttuğun akşamlara. Yazık oldu yan komşunun yatak odasını gözetlicem diye deldiğin duvarlara. Yazık oldu balkondan karşı balkonda gün yapan kadınları dikizlediğin için röntgencilikten ikide bir psikiyatr servisine yatırılmalarına. Yazık oldu başını önüne eğip “Kendimi tutamıyorum, elimde olmadan gözetliyorum karıcığım” diyerek ağladığın, yalvardığın karına da.
 Cuma, artık “İçimde bana bunu yaptıran bir şey var” deyip deyip ağlama, bak gördün işte, hepimizin içinde aynı “şey”den var, lakin öyle zor değil artık yollar; bir internet kafeye gidip bir tuşa tıklıyorsun, twittera  giriyorsun,geliveriyor ekrana “mallar”… Artık öyle aslanın ağzında değil komşu yengenin diz kapakları; kameralı bir “cep” alıyorsun arkadaşının kredi kartıyla, on taksit peşin fiyatına. Sonra derin bir nefes çekiyorsun ve mahalledeki internet salonlarını şöyle bir turluyorsun ve “malzemeleri” cebe toparlıyorsun ve sonra da fantazya alemine dalıyorsun…
Korkma, yalnız değilsin Cuma, artık kitleler halinde röntgenliyoruz ve bizi perde aralıklarından, duvar deliklerinden ve netlik ayarından yoksun dürbünlerden kurtardığı için twitterın önünde huşu ile eğiliyoruz ve Cuma, seni bilmem amma biz bunun adını “gelişme” koyuyoruz ve “çağdaş insanın yeni özgürlükleri” deyip geçiyoruz. Hülasa Cuma, toplumca bilişim çağına dörtnala ilerliyoruz.
Cuma, artık ağlama, gerek yok ki yani suçluluk duymana, röntgencilik-teşhircilik yeni toplumsal halimiz adeta, hepimizin içinde aynı ‘şey’ peydahlandı, senin halin kitleleri bir virüs gibi sardı, yani Cuma, bu ‘hal’ artık olağanlaştı, üstelik öyle ayıbı mayıbı da kalmadı. Boş ver sen de gayri, sal kendini içindeki o ‘şey’in herkese bulaşmasının rahatlığına, takma kafanı bazı “eski kafalıların” kafasını taktığı sorulara, gereği yok dert etmenin… “Bu halleri kim salıyor pazara, kim aşılıyor bu virüsü ruhlarımıza” diye düşünmenin… Gel Cuma, gel gidelim, öyle tenhalarda menhalarda gizlenmeye ne hacet, alenen gözetleyelim, sen de bizim gibi dik tut kelleni, hep beraber bu ‘kitlesel cinnet’in sularında tatlı tatlı yüzelim.

Yazık oldu Cuma, yazık oldu suçluluk duygusuyla kıvrandığın yıllara, o ‘küçük’ hastalığını aştı bizim medeniyetimiz, “içimde bana bunu yaptıran bir şey var” diye suçluluktan ağlattığımız için seni, illaki senden özür dilemeliyiz. Ve de Cuma, hadi kalk, şimdi hep beraber birahaneye gidip twitterdaki o malum görüntüleri izlemeliyiz, yahut gizlemek için meraktan geberdiğimizi, “olmaz ki, böyle de yapılmaz ki” muhabbetlerine girmeliyiz...Lakin Cuma, sen bilirsin, söylesene, nereye varır acep bizim bu ‘malum’ hallerimiz!
MEDYATİK FANTAZYALAR

İmdat! Televizyon  Bana Bakıyor!

Oturdu karşıma, konumlarımızı uygun açıya ayarladı, heyecanlı, adeta avını kollayan kedi gibi gözleri parladı, az sonra pençesini zihnime atacak, birkaç hücre daha kapacak ve ruhuma akan kanlarımı şey’in Bodrum’un plajlarında güneşlenen son sevgilisinin bikinili görüntüsüyle paklayacak.
Ben gözlerim sarhoş içim bir mayhoş bu cam kutuya bakarken cam kutu da tüm hünerleriyle bana bakıyor, yat gezisinde “yakalanan” bir başka şey’in selülitleri amma da çoğalıyor, acaba en son ne zaman estetik opereyşin yaptırmıştı, komşunun o uğursuz kedisi miyavlıyor gene, zihnim bulanıyor bir türlü hatırlayamıyorum. Yahu ben niye o yatta, Boğaziçi’ndeki katta ve sereserpe o yatakta değilim, kafam takılıyor.
Vadideki kurtlar gibi delici delici bakan sunucu “az sonra” beni cevaplıyor, doğru valla, bana hiç para harcatmadan, son model ciplerle yapılan o yolculukların “azabını” yaşatmadan, tüm trendi bikinileri, su-lu havuzlu eğlenceleri ve de şey’le şey’in bir bar taburesinde öpüştüğü geceleri evime ayağıma getiriyor. Ah içim bir hoş oluyor, uzanıyorum çek-de-yat’ın üstüne, elbisemde bir dekolte oluşuyor, şükürlerdeyim, kalbime minnet duygusu doluyor.
Ne oluyor bana böyle, selülitlerim mi çıkmış ne, şöyle bir toparlanayım, dekoltemi kapatayım, büyük büyük adamların büyük büyük laflar tartışma programlarına sıçrayayım. Bikinili sevgiliyi plajda, kamerayı “görmeyerek” öpüşenleri barda, o hülyalı geceleri çek-de-yat’ta bırakayım, memleket meselelerine dalayım. Uzman konuşmacı bana parmak sallar iken, programcı “açıklamalarını” gözüme gözüme sokar iken ve karşı-konuşmacı sözü bağırtıyla kesip yumruğunu masaya mıhlar iken ben gözetlenmenin keyfiyle bu cam kutunun büyüsüne kapılayım.
Televizyon bana bakıyor, galiba ruhumu alıyor, işkillenmekteyim, sadece sıcak çarpışmaların yaşandığı cephelerde değil, sıcacık evimin fıstık yeşili koltuğunda da bir rehine miyim!Ve esir düştüğüm bu cephede de yavaş yavaş, usul usul, ince ince yok edilmekte miyim!


MEDYATİK FANTAZYALAR

İmdat! Televizyona Bakıyorum!

Oturdum karşısına, konumlarımızı uygun açıya ayarladım, heyecanlıyım, adeta nicedir görmediğim bir dostla yapacağım tatlı bir muhabbete hazırlanmaktayım, reklamların bitmesini sabırsızlıkla arzulamaktayım, az sonra o derin bakışlı, o yakışıklı, o “karizmatik” adamla baş başa olacağım.
 Başlayacak 121. bölüm, bozmayacağım o bakışların büyüsünü, sehpadaki kurabiyelere usulcacık uzanacak elim, zaten pek iştahım yok bu günlerde, geçen bölümden sonra doğrusu epeyce kederliyim. Yine ayrılık vardı, yakışıklı zengin konak sahibi aşık olduğu hizmetçi kızı yine yanlış anladı, kendisini parası için sevdiğini sandı, oysa kız onun kara kaşına kara gözüne hayrandı. Kızcağız eşyalarını toparlayıp-epi topu çiçekli bir entarisi vardı- bir ağacın arkasına saklanıp hüngür hüngür ağladı, o esnada bizim komşunun anlayışsız kaba kedisi aşk acımıza aldırmayıp miyavladı, görümcem Asiye –sevmiyor hizmetçiyi- bu son ayrılığa fazlaca bel bağladı. Söyledi kocam ona, dizilerdeki adamlar öyle çıkıp gelip Asiye’leri almazlar, onlar konaktaki hizmetçi kızlara aşık olurlar. Lakin görümcem Asiye hep umutlu, çiçekli bir entari dikti kendine, saçları iki örgü, aylardır bahçe kapısının önünde buğulu gözlerle bekleyip durdu. Dağ dağa kavuşmaz da insan insana kavuşurmuş, bu Asiye dün gece uykusunda böyle sayıklıyordu.
Hiç öyle derin derin bakmadı bana Hamza, Asiye’nin abisi, hiç öyle tutmadı bileğimden haşin haşin, hiç öyle bacağını kırıp önümde eğilerek öpmedi elimi, hiç öyle orkideler bırakmadı odamın kapısına, gitarcı da getirmedi penceremin altına. Neyleyim, konak sahibi varken bizim Hamza düştü benim bahtıma, gerçi Hamza’nın da kaşı kara gözü kara ama…ben hep başka şeyler görüyorum rüyalarımda…ah şu Asiye de olmasa, adam o muhteşem karizmasıyla konaktan çıkıp gelecek, bahçe kapısında Asiye’yi görecek, çiçekli entarisini beğenecek, onun için her gün kıvırdığım kirpiklerimle benim gözlerimin daha buğulu olduğunu bilmeyecek, of bu benim kara bahtım hiç mi gülmeyecek!
Suelın’ın kaderi de böyle değil miydi, kaç adam denedi amma zavallı kadının yüzü hiç gülmedi, aslında o Ceyar’ı yürekten sevdi, Babi gerçekten çok iyi biriydi, sahi o kısa boylu cilveli sarışın kızın adı neydi! Hanımağa neredeydi,  konağın asmaları ne renkti, karlar gerçekten kınalı mıydı, zerdalar delice sevdalı mıydı, kaynanamın ağladığı şeydeki şeyle şeyin aşkı mıydı, yoksa hepsi  “Bir Türkiye Masalı” mıydı!
Ne oluyor bana böyle, Asiye kim, Hamza nerde! Şöyle bir toparlanayım, çiçekli entarimi üzerimden çıkarayım, hüngür hüngür ağlayan hizmetçi kızı ağacın arkasında, buğulu gözleriyle Asiye’yi bahçe kapısında, Hamza’yı horultulu derin uykusunda bırakayım, haber kanallarına sıçrayayım. Sıcacık evimin salonunda fıstık yeşili koltuğumda bir “tiyatrosever” merakımla bu gün kim nerede bombalanmış kaç ölü kaç yaralı haberlerine dalayım. Konak sahibi hizmetçi kızı sever iken, hizmetçi kız gözyaşlarını siler iken, Asiye konak sahibini bekler iken ve komşunun şu duyarsız cani kedisi miyavlar iken ben bombardıman görüntüleriyle acılanayım.

Sonuçta her şey ama her şey “seyirlik” değil mi bu cam kutuda!