26 Ağustos 2012 Pazar

Bir Vasiyet; Kore'li Cemal yahut Peder Bey!


Pederi defnettik dört gün önce…Kore’li Cemal’i…Kendi deyişiyle, “Şehit Öğretmen Babası, Kore Gazisi Cemal, ammaaa büyük harflerle ”…Evin tek erkek çocuğu olarak büyük ihtimamla ve sıkı bir dinî eğitimle büyütüldü. 17 yaşında gittiği Kore Savaşı’nda üç şeyi; komünizmi, kadınları, alkolü tanıdı. Deha ile, genetik kodlarının yanı sıra savaşta en yakın dostunun kucağında ölmesiyle tetiklenen “delilik” sınırlarında süren hayatı boyunca ilk ikisiyle arası bozuk, sonuncusuna sadakatle bağlı kaldı. Son yıllarında yazdığı tüm şiirleri anti-komünist temalar olmakla birlikte, eşitlikçi- demokratik tutumunu her alanda göstermeye devam etti. Otorite fikrine olan uzaklığı ve Batı kültürüne duyduğu hayranlık her anlamda ortalamanın oldukça uzağına düşen bir hayat sürmesine ve özellikle de ortalama bir aile reisi olamamasına yol açtı. Pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da geriye dillerde dolaşan onlarca anekdot bıraktı.
Aşırı merhamet duygusu, muhabbete aşırı düşkünlüğü, çocuklara olan aşırı düşkünlüğü, alışverişe olan aşırı düşkünlüğü, aşırı unutkanlığı...her şeyi, her bir şeyi aşırı olan Alamancı Cemal; çok uzun yıllar kaldığı Almanya’da mükemmel Almancası, smokin ve fraktan oluşan gece kıyafetleri, muazzam dansı, “Kore’li Cemal, ayda bir doğar”  anekdotuyla  dillere düşen her ay verdiği doğum günü partileriyle tam bir Alman gibi yaşadı ve beş parasız döndü. Para ile hiçbir zaman akılcı bir ilişki kuramayışının dramatik sonuçları oldu ama hiç değişmedi. En yoksul zamanında satın aldığı oyuncakları arabasına doldurup çocuk parklarını dolaşıp dağıttı. Her konuda olduğu gibi vermek konusunda da aşırıydı. Sıra ölüme geldiğinde, görmek istediği son kişi de geldikten 1 saat sonra solunum yetmezliği başladığında ise aşırı “cimri” davrandı; belli belirsiz kelimeleriyle ve  işaretle “ölüyorum, bana bir çare bulun, 112’yi çağırın” diyebildi. Ve ama çare, çare edemedi…Olsun be Baba! Sıradışı bir hayatla sıradışı bir ölüm yakıştı sana be Kore’li Cemal! Yakışmayan, sana, bize, memlekete, insanlığa ve de muhakkak hayata ve ölüme  yakışmayan, yanıbaşında 18 yıldır yatan yüreğimin çeyreği 27 yaşındaki en küçük oğlun...
"Beni de yaz internete, dünya duysun gittiğimi ha!
İşte vasiyetini yerine getirdim; 'internette' sana dair üç beş kelâm ettim! Sıra sende Peder Bey! Şimdi uyan kalk, her zamanki gibi; çayı gene sen demle, oturalım karşılıklı balkonda ince belli özel bardaklarınla, sigara sarışımı hevesle izle, ben tüttüreyim sen dumanını üfle!

15 Temmuz 2012 Pazar

Entelektüel, Gazeteci, Muhalif, Sürgün...


Bu ‘yalan’ dünya ve ‘yalancı’ dünyada, siyasi ahlak toplumsal ikiyüzlülüğün üstüne oturmuş çatır çatır çatırdamaktadır ve zorba olan mazlum olanı hırpalamaktadır ve elbette mesele sahip olanlarla sahip olmayanlar arasındadır ve zorbanın kuyruğuna takılmışlar sallanır koltuklarında şimdilik keyif çatmaktadır… ve entelektüel ne yapmaktadır!
Entelektüel, boyun eğmeden, diz bükmeden, hayatın hep ‘itiraz’  hallerini sevmektedir. Ne sürüye uymaktadır, ne de tek başına değiştirme gücüne sahip olmadığını bildiği can yakan  toplumsal hale tanıklık etmekten kaçınmaktadır. Elbette dobradır, sözü gevelemeden çıkarandır ve unutturulmağa çalışılan tarihlerin ‘düzeltilmesine’ katkı sunandır.
Muhaliftir, isyankardır, tuzu kuru bir duyarsızlık ona uzaktır ve elbette ‘manevi rantların’ da  peşinde koşmamaktadır; sonu yalnızlık ve sürgün olsa da hakikati anlatmaktadır. Şimdi, şu anda, bedeni mahpusta, yüreği kuş kanadında uçmaktadır.
Entelektüel, mücadeleyi, bir  takım süslü sözcükleri bir takım ağdalı cümlelere dönüştürmekten ibaret sananları ayıltmaktadır; ‘bir takım değerlere’ sırtını yaslayarak, üç beş sloganı diline dolayarak, masalarda, meydanlarda, köşe yazılarında hem adalet naraları atıp hem de zulmedenin avukatlığına kalkışmayandır.
Hakikat karşısında,  kimliğini “Ceddin deden…”le* tanımlayanın keyfi kaçmaktadır ve “ced”*  yapmağa kalkışmaktadır. Ve mesele başka bir biçimde hortlatılmaktadır, çünkü esasında ‘hakikat’, ’ne yazık ki’ oldukça can sıkmaktadır ve sadece kulağı değil, ezberleri de tırmalamaktadır!
“Neslin baban…” ‘entelektüel’ sözcüğünü zaten hep olumsuz bir vurguyla kullanmaktadır, zira entelektüel, statükoya daima karşı durandır. Yazdığı ve söylediği, cümle alemin malumuysa da, o ‘malumu’ perdeleyen yaygın kabul görmüş anlatı kategorilerini kıran da odur ve her türlü iktidara ve zorbalığa karşı hakikati söyleyen de o. Ne koruması gereken bir “makamı” ne  resmi makamlarda “itibarı” ne hortumlu banka hesabı ve ne de taşeron firmaları vardır; o  ‘esas’tan mağrur, ‘usul’den mağdur ve ezelden ‘bir dilim ekmek, bir yırtık hırka’ kıvamındadır.
Entelektüel yazmaktadır, eylemektedir, konuşmaktadır; kişisel bir risk alarak kişisel sesiyle, özgün tınısıyla gerçekliğe işaret ederek ve onu deşerek ve derinde olanı yüzeye çekerek adaletin  değerine inananların temsilcisi olmaktadır. Ve elbette uzlaşmayandır ve elbette doğrulukta muvafıktır ve elbette karşı koyuş gücüne sahip çıkandır ve elbette temkinli ve sevimli olma kaygısı taşımayandır ve haliyle ‘yılgınların’ saldırısına maruz kalmaktadır.
Sorgulama gücü sonsuz, direniş bilinci evcilleştirilmeyecek olandır ve “kader”in kötülüğüne kör kalmayandır. Ne kitle dalkavukluğu, ne etnik çığırtkanlık, ne de iktidara bağlılık naraları önünü tıkayamayacaktır. Güçlü olandır; elbette, hakikati söylemenin gücü iktidara tapınmanın gücünden uzun ömürlü olacaktır. Eşitlik, adalet ve özgürlük gibi evrensel insani değerlere öyle parti kongrelerinde, örgüt toplantılarında sarf ettiği sözlerinde filan değil, yüreğinde yer verene ve hakikati zikredene bizzat tarihin kendisi sahip çıkacaktır.
Ve ‘ihanetin’ ayak sesleri hiç de çığırtkanın işaret ettiği o uzak yerlerden tıkırdamamaktadır; dikkat etmeli dostlar, uyanık olmalı, gerçek ihanetin ayak sesleri oldukça yakındadır.
Gene de gene de, umutvar olunmalı; elbette, bu gün de, bu ülkede de, bir onuncu köy vardır ve hane sayısı zannedilenden  oldukça  fazladır!

Hamiş: Bir dizi konferansıyla 'Entelektüelin kamusal görevi' hususunda ufkumu açan entelektüel eylem insanı Edward SAİD'i saygıyla selamlıyorum; başlık bu esinlenmeden oluşturuldu.

3 Temmuz 2012 Salı

MEDYA BİZE NE YAPAR! (II)


Medya ile ilgili bir çok tartışmanın en yararlılarından biri ‘kapitalist sistemde siyasetin, en önemli güç haline geldiği görülen medyaya eklemlenmesinin yarattığı etkilere’ ilişkindir. İlk yazıda vurgulanmağa çalışıldığı gibi iletişim, sosyo-ekonomik-kültürel bağlamı içinde tarafsız bir iş görüyor değildir.Kitle iletişim araçlarının mülkiyet yapısı, teknoloji politikaları ve bilginin ticarileşmesi gibi unsurlar konunun emperyalizmle bağını,bir başka deyişle emperyalizm-kapitalizm ideolojisinin medya metinleri üzerinden nasıl servis edilegeldiğini açımlar. Tam da bu nokta, aslında, özellikle sosyal medyadaki gelişmeler dikkatle izlenirse bu ‘servisin’ topyekün bir kapsamayı başaramadığına, çeşitli ölçeklerde bazı ‘direniş alanları’nın çoğalarak geliştiğine de işaret eder.
Kitle iletişim araçları, bir değer olarak aslında demokratik bir güç olan ‘bilgi’nin çoğu kez ticarî bir meta olarak yayılmasını sağlarken, küreselleşmeyle birlikte uluslararası tekelleşmenin yarattığı yeni merkezileşme kitlelerin düşünme, algılama ve kavrama tarzını belirleyerek bir tehdit ve ama tersinden bakıldığında da bir olanak olarak görülebilir. Kitle iletişim araçlarına da sahip uluslararası sermaye ve güç odaklarının, dünyayı tek bir mekan,dolayısıyla tek bir pazar haline getirme fikrini içeren küreselleşmenin, ’küreselleşme’ kavramının kendisini de aynı araçlar yoluyla günümüzde yaygın olarak referans alınan bir kavram haline getirdiği söylenebilir.
‘Küreselleşmiş’ dünyada kitle iletişim araçlarının, kültürel değerler, ideoloji ve davranış kalıpları taşıma rolü aslında basit olarak zenginliğin ve iktidarın meşrulaştırılması rolüdür; kitle iletişim araçları, ‘sahipleri’ ve ‘kontrol altında tutuldukları’ güçlerin çıkar ve beklentilerine –her zaman planlı ve açık olmayıp ‘kendiliğinden’ olarak- hiç değilse kendi varlıklarını sürdürebilme adına hizmet etmekle yükümlü kılınmaktadır. Özetleyerek ifade edilebilir ki iletişim,-metin ve söz- olmaksızın iktidarın toplum nezdinde  meşrulaştırılması mümkün gözükmemektedir.
Bu halde, günümüzde, siyasal alanı da anlayıp dönüştürebilmenin yollarından biri kitle iletişim araçlarının yapısını ve işleyişini anlayabilmekten geçer. Bu noktada ayrıca üzerinde durulması gereken, kitle iletişim araçlarındaki tekelleşme olgusunun sadece belirli bir ülkeye ait olmayıp, tekelleşmiş çok uluslu medya sermayesi niteliğinde oluşudur. Bunun en büyük sonuçlarından biri, kamu yayıncılığı anlayışını zayıflatıp kitle iletişimini, medya sermayesinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde örgütlenmiş ekonomik düzenini sürdürmesi için kitleleri bu düzenin ideolojik yapısı ve tüm değer içeriklerini kabullenmeye ikna edecek bir alan haline getirmesidir
Sonuç olarak, kitle iletişim araçları ve bize ne yaptıkları konusu, teknolojik aşamaları anlamayı ve bu araçların tarifini yapmayı aşan, kitle iletişim sürecini ekonomik, siyasal, toplumsal bağlamından koparmadan kavrayabilmek ve medya alanındaki demokrasi tartışmalarını doğru bir bağlama oturtabilmek için  iletişim alanının en önemli boyutlarından biridir. Bu yazı dizisine de başlık oluşturan medyanın bize ne yaptığı sorgulaması, bir başka deyişle kitle iletişim ürünlerinin manipüle edici etkisi, ancak bu boyutun  atlanmaması halinde açıklayıcı ve elverişli bulgular sağlayabilir.
Bulguların elverişliliği, başlangıçta, medyanın gücünün; insanların düşünce, kanaat, davranış tavır ve dolayısıyla tutumlarını etkilemede gördüğü işlevlerin doğru teşhisiyle ve ardından alternatif bir medya anlayışının kitlelerle buluşmasının yollarının aranmasıyla mümkün kılınır. Medya  ürünlerini, medya  araçlarına egemen olanların-sahiplik ve denetleyen olma anlamında- kendi sınıfsal çıkarlarını meşrulaştırmanın ve sürdürmenin bir yolu olarak  tariflemekle başlayan bir yaklaşım, halen ve doğrulukla medyanın kültür ve ideoloji üzerinden tüm toplumu etkilediğini kabul ederek ‘medya-iletişim-iktidar ilişkisini’ kaba ve indirgemeci bir yaklaşımdan kurtarmalı ve  özellikle sosyal medya alanındaki yeni gelişmeleri de portföyüne alıp yeniden tariflemelidir; toplumun yeniden üretilmesinde kitle iletişim araçlarının oynadığı rol ve mülkiyet yapısı ile medya ürünlerinin kültürel içeriği arasındaki bağlantı çevresine bir de ‘sosyal medya’ eklenmelidir. Belki de, kitle iletişimini açıklamağa yönelik iki yaklaşımdan  Marksizmin, kitle iletişim araçlarının ‘eşitsiz toplumsal ilişkilerin sürmesi yolunda ideolojik imgelerin ve temsillerinin biçimlenmesine destek olduğu’ iddiası  kitle iletişimi için saklı tutulabilecekken, liberalizmin, ‘ifade özgürlüğünün korunmasında kitle iletişim araçlarının vazgeçilmez bir rolü olduğu’ iddiasının sosyal medya için ileri sürülebilir bir nitelik kazandığı düşünülebilir. Bu satırların yazarı, medyanın bize ne yaptığı sorgusunun, medya etkilerinin gücünü ve türünü tayin eden toplumsal-tarihsel şartlardan koparmadan  kapsamlı bir toplumsal bağlam içine oturtulması gereğine inanır; böylelikle medyanın, sadece,sınıfsal eşitsizlikleri koruyacak şekilde hareket etmeyip aynı zamanda bu eşitsizliklerin çoğaltılıp güçlendirilmesinde de etkili olduğunu kabul eder. Toplumda sadece maddi kaynaklar değil ve aynı zamanda iletişim araçları üzerinden ‘bilgi’ de eşitsiz bir biçimde dağılmaktadır; sosyal medya bu eşitsizliğin önemli  oranda değiştirilebileceği çıkış yollarından birisi gibi değerlendirilmelidir. Dünya eğer, medya üzerinden anlatılan hikayelerle algılanıyorsa, bir başka deyişle gerçek, medya tarafından yeniden kurgulanarak gerçek oluyorsa bu handikaptan çıkmamız ve özgürlükçü alanlar oluşturabilmemiz için hepimizin, kendi özgün hikayemizi yaratmağa ve ana akım medyadan ve sermayeden bağımsız araçlarla anlatmağa ihtiyacımız var.



MEDYA BİZE NE YAPAR! (I)


İnsanın kendini ve toplumu var etmesi çabasında ‘iletişim’, en temel etkinlik olarak gözükmektedir ve yaklaşık 35 bin yıl önce konuşmaya başladığımız tahmin edilirse, bir o kadar yıldır iletişim faaliyetinde bulunuyoruz demektir.

Bütün canlılar gibi insan da varlığını doğa ile etkileşim içinde sürdürmekte ancak  diğer canlılardan farklı olarak bu etkileşiminde araya ‘kültürü’ koymaktadır. Bu etkileşim içinde, insanın kendini var etme ve yeniden var etme ihtiyacı, insandan insana bir ‘ilişkiyi’ doğurur, ilişki ise ‘iletişimi’; yani bir yapıdan diğer bir yapıya bir mesajın iletilmesini ve bir cevap alınmasını zorunlu kılar. Bu yazı dizisi, özellikle sosyal medya ağlarının yaygınlaşmasıyla farklı bir boyut kazandığı gözlenen bireysel iletişimi, önemini kabullenmekle birlikte dışarda tutarak iletişimin kitlesel boyutunu irdelemeyi amaçlamaktadır.İletişim araçlarının, özellikle televizyonun, dünyayı milli sınırlar kavramından uzaklaştırıp ‘küçülttüğünden’ bu yana, artık çok geniş kitlelere yönelen, kitlelerin düşünce, davranış ve tutumlarını etkileyen boyutuyla iletişim, birçok sorunun cevabının arandığı bir alan haline gelmiştir.Bu arayışta, medya etkilerinin ne olduğu ve nasıl oluştuğu, kitle iletişim araçlarının toplumu hangi ölçüde, nasıl ve ne yaparak etkilediği, bir başka deyişle medyanın kamuoyu yaratmadaki gücü başat bir konumdadır.

Konunun önemi şuradadır; medyanın kamuoyu yaratmadaki gücü aynı zamanda bir demokrasi ve özgürlük tartışmasına eşlik eder; medya tek yönlü sayılabilecek bir ilişki biçimiyle kitleleri etkilemede iddia edilen düzeyde bir güce sahipse, toplum ‘medya gücüne’ sahip olan ‘güç odaklarının’ istek ve çıkarlarına göre şekilleniyor demektir. Bu tablo, çağdaş toplumun özgür, demokratik bireylerden oluştuğu kabulünde ve hızla değişen teknolojilerin eşlik ettiği ‘gelecek tasarımında’ hasar yaratır. Bu nokta, alternatif medya arayışlarına; kendini büyük sermaye ve siyasal güç odaklarının dışında, bir ölçüde özerk ve bağımsız bir yapıda tutabilme ihtimali taşıyan yerel medya ve baş döndürücü bir hızla kendi özgün alanını yaratan sosyal medyaya ayrı bir önem kazandırır.
Unutulmamalıdır ki medyanın kamuoyunun oluşumuna etkisi, geleneksel yaygın medya düzeyinde olduğu gibi yerel ve sosyal medya düzeyinde de, ‘medyanın demokrasiye katkısı’ tartışmasına içerir; bu tartışmanın önemli bir boyutunu ise ‘yaygın medyanın tekelleşmiş ve bir örnekleşmiş yapısı’ karşısında yerel ve sosyal medyanın oluşturabileceği alternatifler ve sunabileceği olanaklar bakımından giderek önem kazanması oluşturur.
Sözü edilen tartışmanın bir başka boyutu ,kitle iletişimi, kitle iletişim araçları ve iletişim sürecine dair her olay ve olgunun sosyal, siyasal ve ekonomik bir boşlukta var olmadıkları, olamayacakları düşünüldüğünde, iletişim araçlarının egemenliğinin, kontrol ve denetiminin kimlerin elinde olduğu temeline oturtulmalıdır.
Tarihsel süreç , teknolojik ve ekonomik gelişmelere göre şekillenen kitle iletişim araçlarının her yeni teknoloji üretimiyle içerik olarak da değiştiğini göstermektedir; elle basılan bir gazetenin içerik yapısıyla internet üzerinden yayımlanan bir gazetenin içerik yapıları birbirlerinden hayli uzaktır. Buradan hareketle, kitle iletişim araçlarının üretim ve mülkiyet yapılarına, bir başka deyişle kitle iletişimini, kitle iletişim araçlarının ve içeriklerinin üretimini biçimlendiren teknolojik ve ekonomik belirleyicilerine bakmaksızın incelemek eksik bir bakış açısını ifade eder. Ne var ki, aynı zamanda, kitle iletişimini, araçların üretiminin ekonomik ve teknolojik temeline indirgeyen bir bakış açısı da eksik addedilmelidir. Bu boyutu, iletişim sürecine, bu araçlara kimin nasıl sahip olabildikleri, iletişim ürünlerinin hangi sosyal, siyasal ve ekonomik bağlamda üretildikleri sorularını da tartışarak bakmayı zorunlu kılar. İletişimin kitlesel bir boyut kazanması ve kitle iletişim araç ve gereçlerinin üretilip geliştirilmesi tesadüfi değilse bu araçlara egemen olma ve denetim altında tutma, tekelleşme gibi nitelikleri de tesadüfi değildir.
Bu bağlamda, sosyal medyanın kitleleri harekete geçirecek denli etkili kullanımının artmasıyla ve ülkemizde, özellikle uluslararası sermayenin medya alanına girmesiyle kitle iletişiminin tekelleşmiş ulusal yapısının giderek değişim göstereceğini ve kitle iletişiminin kurumsal yapılarının ve içeriklerinin yeni şekiller alabileceğini öngörmek mümkün görünmektedir. Bu değişim, bir çok gerekçeyle, sosyal medyanın sözü edilen gücüne ve bu gücün medyanın geleneksel temel işlevlerinden biri olan kamuoyunun serbestçe oluşmasını sağlaması yoluyla demokratik ifade özgürlüğüne katkıda bulunması bağlamında önemsenmelidir.


7 Mayıs 2012 Pazartesi

çocukluğun ıssız sofraları


Büyümeden önceki zamanlar, ağlamak için sebebin çok olduğu, bahanelerin gerçek sebebi kolayca örttüğü zamanlar…İpim kayboldu anne, elime diken battı anne, Hanife beştaş oynatmıyor anne, ısırganlara düştüm çok kaşınıyor anne, okula gitmek istiyorum anne, yatağımızın otlarını değiştirelim sırtıma batıyor uyuyamıyorum anne, yok aç değilim anne sadece karnım ağrıyor biraz…Hapsetmek kolay değil hıçkırığı, çıkıveriyor işte…Ve sesin geliyor odanın köşesinden, karanlığı yarıp yüreğime değiyor; “Ağlama kızım, yarın kugüda pişireceğim size”. Ve rüyalarıma sade suyun içinde birbirlerine uzak tane tane dolaşan kugüdalar giriyor ve Ağustos otlarından yapılmış yamalı şilte sırtıma daha az batıyor ve beştaşı kendi kendime oynayabiliyorum ve elbisemin eteğini yırtıp kendime yeni bir atlama ipi yapıyorum ve ısırganlara değen bacaklarımı kaşımağa kuvvet bulabiliyorum ve elimdeki dikenle barışık yaşıyorum ve siyah önlük sanki duvara asılıveriyor ve karnımın ağrısı giderek azalıyor ve sesin benimle birlikte sabahlıyor…”Ağlama kızım, yarın kugüda pişireceğim size”.
Defaten gittim ve mütemadiyen gitmekteydim, ıssızlığı  koyup koyup heybeme gelmeyen akşamların kugüdalarını terk etmekteydim.
Seni en çok…
Seni en çok anne, zaman daraldığında sevdim, hayat ileriye çağırırken zihnim geriye aktığında, yeni ‘şeyleri’ sevecek derman kalmadığında, yani anne, canım çok yandığında,  kana bulanıp pıhtılandığımda. “Nasıl geçti bu yıllar, bu muydu hepsi” akşamları yaklaştığında. Yani anne, “Amma çabuk yoruldum, neden böyle duruldum” akşamları. O akşamlar ki, “Çabucak büyücem, yüncüyle evlencem, sıcacık sıcacık kazaklarım olcak” diye ağladığım akşamlar gibidirler; “Ama o yünleri örmek lazım kazak yapmak için” dediğinde fındık ışkınlarından orakla örgü şişi yaptığım akşamlar gibi…Hanife’nin  saç örgülü mavi kazağını okşadığımı sandığım akşamlar gibi…Şeker çuvalından gizli gizli kendime pantolon diktiğim akşamlar gibi…7 numaralı gaz lambasının kısık ışığında, tahta duvarlarımıza böcekler gelmesin diye nenemin yapıştırdığı eski gazeteleri okuyamadığım için yorganın altında ağladığım akşamlar gibi… Kağıdın arkasında, tahtanın aralığında, gazete kağıtlarını yapıştıran ekmek hamurunu kemiren farelerin dişimi de kemirmemesi için ağzımı elimle sıkıca kapayıp uykunun korkuyu yenmesini beklediğim akşamlar gibidirler…Ve de anne, gene de…gene de… ‘umut akşamları’ gibidirler; “Az kaldı, yarın olacak, annem bize kugüda yapacak!”

Lakin anne, bir fark vardı, bir ‘ayrıntı’; geçmiş zaman akşamlarının bu tesellisi gelecek zamanlara varamadı, çocukluk akşamlarının hıçkırığını küçülten o sihirli cümlecik gurbet akşamlarını okşayamadı, ah anne, yarınki kugüdaların hayalinin sıcaklığı yüreğimi ısıtamadı, yüreğim o hayalin sıcaklığına dönük ve ama hayatın soğukluğuyla yaşadı. Körpe gözlerim ,yedi tepenin üzerinde, dünyanın kalbinin orta yerinde, kugüdanın hayalinden bile  büyük o şehirde nice kugüdasız  sofralara bakakaldı.
Oysa…
Anmağa değer bir tek ‘o’ vardı, bir tek ‘o’; yakamdan düşmeyen …

Yapamadım , “gerekli” izlenimi bırakmak için “gerekli” hal ve hareketleri “gerekli” zamana yayamadım, “doğru” tavrı göstermek için “doğru” durumları kollayamadım. Başaramadı anne, hiç öğrenemedi bu yürek, lazım oldu amma hiç kıvıramadı, aslım hayatın aslıyla yüz yüze kaldı! Boğuştuk, boğuştuk, boğuştuk…cesaretle…bitmedi kavgam! Büyüdüm anne, lakin ağlıyorum gene bak, nerde benim kugüdam!
Ve şimdi…
Sebebim olsa sıla dönsem o mahzun eve kugüdalar hortlasa korksam nefes almaktan gebersem ağlamaktan seslensem anneme alsa beni içine…
Ve ama defaten gittim!
Ve ama mütemadiyen gitmekteyim!
Ve evet…anmağa değer bir tek o vardı, bir tek o kaldı…
Ki,
boğazımda
çocukluğun ıssız sofraları
ve şimdi
ve mazide
ve daima
ve aslında;
sılasızlığın cehennem çığlıkları!


6 Mayıs 2012 Pazar

Başkanım, Mîrim, Üstadım, Pîrim!


Bu yazıdaki olaylar kurgu, şahıslar hayal ürünü, hikayeler palavradan, eleştiriler havadan sudandır ve de söz meclisin dışınadır. Eh, yalandan ve ikiyüzlülükten   bendeniz de ölmez herhalde, her halde…
Abiler!  Ablalar!
Dünyayı  kapsamlı ve güçlü biçimde anlamağa çalışmadan, donanım edinmeden, derinliğe inmeden, kavrayışınızı zenginleştirmeden ortalığa fırlıyor, üzerinde değil hiçbir birikime, hiç değilse açık ve güçlü izlenimlere bile sahip olmadığınız alanlarda arz-ı endam eyliyorsunuz; sözüm ona sanat yapıyorsunuz, siyaset yapıyorsunuz, televizyonculuk, gazetecilik, dernekçilik, particilik, başkancılık, oculuk, buculuk yapıyorsunuz. Cırcır böceğine inat  habire konuşuyorsunuz.; sohbet etmiyorsunuz, sohbeti bahane edip kendinizi tanıtıp övüyorsunuz ve sizi dinleme sabrını gösteren o ‘zavallı sıradan mahluklara’ ‘şeföğretmen’ edasıyla talimatlar veriyorsunuz…
Size biraz ‘hayret edebilme yetisi’ lazım, zira hayret etmeyi başarabilirseniz bilmediğinizi fark edebilirsiniz, bilmediğinizi merak edebilir ve en nihayetinde başkalarını da görmeyi becerebilirsiniz. ‘En büyük benim, bu benim’ demeye getirdiğinizde kimse masada zıp zıp zıplayıp itiraz naraları atmıyor diye ‘en büyük ’ filan olmuyorsunuz  ha! İnsana, terbiyesini koruyarak  sanatın, hayatın ve bu arada sizin de yapıp ettiklerinizin sorgulamasını bağırmadan çağırmadan incelikle yapma olanağı bırakmayan bu faşizan tavır hakikaten bir kahır yani…Ne oluyorsunuz her cins ve türden efendiler! Herkes, bir biçimde, kadrinin kıymetinin bilinmeden yok olup gideceği endişesiyle yaşıyor, bu endişelenme hakkı sadece ne yapıp edip kendini öne çıkarmayı becerenlere bahşedilmiş değildir, bilesiniz.Ayrıca beyhude çabalıyorsunuz; uzun boylu geçinmek için birilerine cüce demekle metreyi  yanıltamazsınız.
'Egosu güçlü' olmak, hayatın içinde etkin bir biçimde yer almak anlamına gelen, sağlıklı insanın temel niteliklerinden birisidir ama megalomani ve egosantrizm tedavilik bir vaziyettir…Bugüne dek yapıp ettiklerine dayanarak kendine güvenmek  başka, kendini büyük görmek için başkalarını küçültmeye kalkışmak başka…Egonuzu okşayacak şekilde sizi pohpohlayana iltifat, geri kalanlara sıra dayağı…Benlik değerini, çok sayıda insan tarafından bilinmek, beğenilmek üzerine kurmuş,  özgüveni yüksekmiş gibi dolaşan insanlar esasta ciddi bir özgüven sorununu barındırırlar; aslında ne denli tedirgin ve  güvensiz olduğunuzu gizlemeye çalışan o aldırmaz tavrınız,  bunun etrafınızdaki insanlar tarafından çakılmıyor olduğu zannından başka bir şey değil, oysa sandığınız kadar çakılmıyor da değil hani… Acınası, gülünç, trajik…
 Hayat size biraz tevazu bahşetsin diyeyim, ne diyeyim, zira megalomani denen zehrin panzehiri ancak bu olur! Siyasi arenada, sivil toplum örgütlerinde, sosyal medyada ‘ileri gelensiniz’; dernek başkanısınız, parti başkanısınız, sosyal medya fenomeni filansınız, osunuz, busunuz. En büyük icraatınız tweet atmak, Facebook'da link paylaşmak,‘lüzumu halinde’ basın açıklaması yapmak ki o metinlerde, o kürsülerde, eşitlik, adalet, özgürlük, dayanışma laflarını ederken gözleriniz yaşarıyor, bir ‘coşku hali’ sarıyor sizi, bir acayip inanıyorsunuz beraberliğe, ortaklaşmaya filan. Oysa dağlardan mı şehirlerden mi, işçi sınıfı mı köylü sınıfı mı deyip deyip dövüşerek ve bölünerek ülkenin tarihinin ve potansiyelinin  yarısını heba etmişliğiniz vakidir. Şimdilerde de  biz zavallı kitlelerin anlayamayacağı kabilden ‘yüce yüce değerler’ uğruna bölünüp duruyorsunuz, biyolojinin hücreleri çatlıyor hasetinden…Eşitlik diyorsunuz; hayatınızın günlük alanında kendi karınıza bile bu hakkı lütfetmiyorsunuz! Adalet diyorsunuz; komşunuza, bakkalınıza, arkadaşınıza adil değilsiniz. Ezilenler diyorsunuz, zulüm diyorsunuz; iş hayatınızda ezenden zulmedenden yana tavır alıyorsunuz ve ama hepsini de minareyi çalandan daha şahane kılıflıyorsunuz. Senin geleneğinden gelene tam not, geri kalan ‘makbul olmayan solculara’ sıfır! Elbette herkese tam not vermekle yahut herkese sıfır vermekle adil olunmaz lakin pek ala biliyorsunuz ki siz başka bir halt ediyorsunuz; şefsiniz, sizin gibi yapmayanı güçsüzleştirip hükümsüz kılmak için marjinalleştirip yalnızlaştırıyorsunuz. Ha olur da korkmazsa yılmazsa geri adım atmazsa, icabında yani mirim, ‘merkeze çekip’  tek ayak üzerinde bekletmeye kalkıyorsunuz!
Hayat size vicdan, yaşama namusu  ve “halk mahkemesi” bahşetsin diyeyim, ne diyeyim; zira  ikiyüzlülük denen bu zehrin de panzehiri güya kazanmağa çalıştığınız ama içten içe küçümseyip şamarladığınız halkın gücü olur!
Doğallıkta, içtenlikte, dürüstlükte, tevazuda eşitlenemiyorsak…madem öyle… o zaman herkes gereğini yapsın, ikiyüzlülükte ve megalomanide eşitlenelim! Böylesi hiç değilse daha adil!
Büyüksünüz!
Abiler!
Ablalar!
Sizi ancak içten bir özeleştir aklar!
Yahut, hepimizi, bu memlekette, harbi bir isyan paklar!

24 Nisan 2012 Salı

Reng-i nâr

Tut ki!
Tut ki veremli bir fahişeyim İskenderiye'de
Yatağım reng-i nâr
Gene de sevecek misin beni!
Göremezler  izlerimi
Açsalar da heryerimi
Veremli bir fahişeyim İskenderiye'de
Her yanım kanar
Kulağımda bir doğum sancısı çınlar
Tenim kupkuru
Yastığımda salyalar
Yüreğim dermansız
Herşey mümkün
Bir tek ölüm imkânsız!

16 Nisan 2012 Pazartesi

Çek Git Memnune Teyze!

Dün akşam yürüyüşte çöplerden teneke toplayan bir kadına rastladım, Memnune Teyze, oturduk  uzun uzun söyleştik bir karton üzerinde, elbet kaçmadı tadım. Yirmi yaşındaki kızından söz edince bir ara biraz daldım, keder değildi ama, kızmadım bile bu duruma, hatta epeyce rahatladım. Makineme davrandım birkaç iyi poz aldım, bir renkli sayfa haberi yaptım, şık oldu, güzel oldu, doğrusu kendimle çok gururlandım.
Ah Memnune Teyze, benim geldiğim yerlerde bu görüntü öylesine alelade. Korkma, basmam fotoğrafını, hem zaten bir akşamüstü lodos yürüyüşümüzün keyfini kaçırmaz çöpten teneke toplayan bir annenin utancı, sen utan gizlice. Bir anlığına duraklatsa da bizi çöpe eğilmiş yüzün, bir anlığına, sarmaz bizi ne keder ne hüzün,  geçer gideriz. Bozmaz bizi bu ‘durum’, biz hayatımızın seyrine devam ederiz, aynı şehirde. Aynı caddeleri paylaşırız seninle, senin payına kenarlardaki çöpler, bizimkine mis kokulu bahçeler…Kızmayasın sakın, şimdi, yani, neylesin bu çaresiz “kader”!
Bazen bir dost sohbetinde bahsin geçerse belki biraz mahzunlaşırız bir an, lakin işlemez içimize, sen sakın üzülme, rahatsızlık vermezsin bize. Biz son seyahatimizin izlenimlerini anlatır, son 'hazlarımızı' birbirimize aktarır, 'farklı deneyimlerimizin' tatminiyle koltuğumuza yaslanırız. Elimizde İtalyan kahvesi, cebimizde çek karnesi, hani biraz… böyle… memnuniyetsiz, dünyanın ahvaline saldırırız; paranın değeri düştü, döviz kurları altüst, tüketim kamçılanmıyor yeterince! Yani Memnune Teyze, durumlar iyi değil, sıkıntıdayız biz de!
Lakin yine de…
Çek git Memnune Teyze! Çek git hayatımızdan girme görüntümüze! Biz senden farklıyız, zira başka türlü yaşamaktayız. Biz bakarken birbirimize hep bir kameranın varlığını hesaplamaktayız, nefretlerimizi kusarken bile o çok satan romanların kelimelerini kullanmaktayız, aşklarımız Twitter profilimizdeki "rumuz bilmem ne" kıvamındadır, aşk zaten bize ancak, bir "tık" uzaklığındadır! Memnune Teyze, işte bu görüntüde, yoksulluk bizim için biraz nostaljik bir tablo tadındadır.
Çek git Memnune Teyze, halel gelmesin güzelliğimize. Seninle ayrı dünyalardayız, biz her saat başı burnumuzu pudralamaktayız ve ellerimiz takma tırnaklarımızla zarifçe uzanır çatal bıçağımıza ve biz başka türlü uzanırız yatağımıza.
 Memnune Teyze, sen usulca huzurumuzdan çekilmelisin, görüntün görüntümüze girmesin, çek git, uzanmasın masamıza her akşam çöpe uzanan elin, dokunmasa da yüreğimize, görüntüyü bozuyor senin bu halin!
Kızmayasın sakın bize! İşte hal böyle…Hadi sana güle güle…Utanıp ta seninle çöp toplamaya gelmeyen  yirmi yaşındaki kızına bizlerden selam söyle; bir renkli sayfa haberi, hepsi bu!


13 Nisan 2012 Cuma

Savulun! En Hızlı Gasteci Ben Olacam!

Hayalimdir, durdurana aşk olsun e mi!

Elimde dicital makinem belimde kalem en baba gasteci olduğumu herkeslere gösterecem.
Ben fırlıcam mitinglerde kitlenin en önüne, en net görüntüleri ben çekecem, en en netlerini de ben verecem  resmi görevliye, görevimi tamamlamış gasteci olarak huzurla dönecem gasteme.
Gerek yok bir toplantıyı sonuna dek dinlemeye, usulden çağrılmışım usulden teşrif etmişim, yemeğimi yemişim, usulden iki poz çekecek,  başka habere koşacam diyerek varsa bir metin ele geçirecek oturup masamın başında haberimi yazacam. Anlamağa kavramağa ne hacet efendim, ne lüzum eder bilgileri doğru almak yahut içeriklere kafayı takmak!
Gasteme reklam veren firmanın mağaza açılışına acar muhabir olarak buyuracam, firma pazarlamacısının nadide sözlerini titizlikle aktaracam, ürünleri bir bir tanıtacam, haberimde firmanın güzel ülkeme mütena yararlarını anlatacam, hulasa bu danışıklı senaryoyu asrın haberi diye yutturacam.
En harbi ropörtajları ben yapacam, gastemdeki yetkili bana soruları hazırlayacak, ben kafa yormıcam, ropörtajı veren “tanıdıksa“ gerçeği ortaya çıkaracak soruları zaten sormıcam. Ne kendimi, ne patronu, ne de halkımı yormıcam.
"Yazılı" basının "görselleşmesi" işime geldi zaten, gözden düşen 'yazı'yı hiç takmıcam, dili doğru kullanmağa zahmet buyurmıcam, kullandığım kavramların manasını kavramıcam, kendimi geliştirmeğe hiç çabalamıcam.
En manşet gasteci ben olacam, 'ortak kalıp' sözcüklerle spotlar yazacam, özgün olma kaygısını çöp kutuma fırlatıp genel düzeysizleşmenin üstüne yatıp en basma kalıp başlıkları ben atıp haberimi 'gürültüye' boğacam.
Başaracam; darbelerin, iktidarların adamı olacam, öksürseler haberini yapacam, bültenlerini kapıp, demeçlerini parlatıp, "abi sen şöyle diyorsun yani" lerimle kaynağımın cümlelerini cilalayıp uygun hizaya sokacam. Okura haberimin nedensellik boyutunu sunmayarak eleştirel boyutunu da boğacam, haberimi bilgilendirici olmaktan çıkarıp kışkırtıcı kılacam, böylece ben hiç habersiz kalmıcam.
Haber dili diye bir sorunum yok, haberin sunumunda sorumluluğum zaten yok, deklanşöre gerçeğe tanıklık etmek için değil, gerçeğin gerçek yanını gizlemek için basacam; iktidarı sarı çiçekleri koklarken, minik bebekleri okşarken çerçeveleyip ben de hedef kitlemi okşıcam, öyle kadrajlayacam ki çekimlerimi gastede manşete hep ben çıkacam.
Haberimi doğru kaynaktan doğru biçimde alıp almadığımı hiç mühim bulmıcam, tekzip gelirse arka sayfaların en görünmez yerlerinde yayınlıcam, saptırsam da olayları çarpıcı kılacam. Gündemi takip etmek yakışır mı şanıma, 'var' mış gibi gösterip, "bir kaynak"a atfedip, manşetimi süsleyip ben gündem yaratacam, sonra köşeme çekilip kim peşime takılmış diye seyre dalacam.
Efendim böylece, 'memuriyetimi' güzel güzel yapıp, basın kartımı en görünen yerime takıp, en "seçkin" toplantıların yemeklerini tadıp, en 'iktidar' sahipleriyle kol kola turlar atıp ülkemin en hızlı gastecisi olacam.
Var mı beni geçecek, e hadi beri gelsin!
Hanımefendiler beyefendiler!
Çok hoşsunuz çoook!

10 Nisan 2012 Salı

Ah Ne Kadar Mağrur ve Mesudum! Artist Olmak İçin Yarışmaya Başvurdum!

Oturdum çek-de-yat’ımın üstüne tek tek inceliyorum, evraklarım tamam, fotoğraflarım da; bir boy mayolu, bir vesikalık, bir boy gece elbiseli. Ve tam üç buçuk saat oldu ön eleme jürisinden cevap geleli. Ah ne kadar mağrurum!
Mesudum, bu sefalet gecelerden ve felaket gelecekten artık kurtuluyorum, bavulum hazır gece yarısı pencereden atlayıp yola çıkıyorum. Sen basma perde, sen dokuma kilim, sen haroşa paspas, sen gıcırdayan tahta kapı ve üstüne bahtsız yılların lekesi düşmüş banyo taşı, özle beni kederinle, bundan sonra ara da bul! Bekle beni şehvetinle, geliyorum İstanbul!
Çok yakında senin o fantastik dünyana gireceğim, seninle büyüleneceğim ve seni büyüleyeceğim.”Mürebbiye’nin Aşkı” dizisinde artık ben boy göstereceğim, öyle nazlı süzüleceğim ki seyredenler tüm ihtiraslarını benim bedenimde hissedecekler. Nice nice kadınlar kıskançlıktan delirecekler, nice yakışıklı erkekler beni hayal ederek yeşerecekler. Ama ben bekleyeceğim, bütün iffetimle ve faziletimle bekleyeceğim, haşa günaha girmeyeceğim, bedenimi asla kirletmeyeceğim, tüm ihtiraslarımı bir gün kulisimin kapısını çalan fakir ama gururlu o piyanist gence vereceğim.
Alkışlar…Sahneye çıkıyorum…Alkışlar…Dinmeyen alkışlar…Üzerime orkideler yağıyor, bir nefeslik yakınıma gelmek için korumamla boğuşan gençlerden biri bayılıyor.Eller görüyorum, yalvaran yakaran eller, küçük bir dokunuş için ölesiye çırpınan… Ah ne kadar mesudum, ah ne harikulade bir an!
Ne oluyor bana böyle! Neden spotlar sönüyor, kıpırdayamıyorum, bacaklarımdaki bu sancı da ne! Babam da beni izlemeye mi gelmiş, ama neden yumruklarını sıkıyor! Abim neden dikiliyor tepemde, neden dişleri gıcırdıyor! Ne kadar çok yatak var etrafımda, hepsi de beyaz çarşaflı, fakir ama gururlu piyanistim nerede kaldı! Nerede alkışlar, nerede gözlerimi kamaştıran ışıklar, neden “bir daha bir dahaaaa” seslerine “doktor acil hastaaaa” sesleri karışıyor! Bu beyaz önlüklü kız mürebbiye mi! Bu korku dolu hıçkırıklar yoksa annemin mi! Neden aklımda sadece pencere pervazına takılan bavulum kalıyor, neden hafızama elbisemin yırtılma sesi takılıyor, neden gelecek pırıltılı hatıralar bir bir kayboluyor! Neden azalıyor ışıklar! Neden sönüyor spotlar! Söyleyin ah neden! Neden sahne kararıyor!


………………
*Bazen hayaller bir pencere pervazında tükense de…Evet bazen “hayal” bir pencere pervazına takılıp kırık bir bacağın alçısında ezilse de…yine de yine de…”Hayal” in peşinden
giden yüreklere ithaf edilmiştir.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Sevdiğim Sarambula*, Buluşalım Seninle Gece Aydınlığında!

Masum değildir gece, gebedir hayatın tam da içine. Bazen bir ihtilal, bazen çılgın bir aşk, bazen bir katlediş gizler karanlık, ama küçük bir ışık hep pusudadır, doğum sancıları geldiğinde gösterir kendini kısa bir anlık.
Mutlulukla kucaklanan acıyla kopabilir, sevinçle yaratılan hüzne dönüşür bazen, bazen nazlı, bazen uysal, bazen kurnazca örülmüş bir tuzak olur gece. İtaatkar, berrak, yumuşak ve daima isyankar ve daima dik başlı, nasıl da şaşırtıyor insanı gecenin bu çelişkili yapısı. Sarambula , sevdiğim, sal geceye ateşini, tutuşsun karanlığın doğum sancısı, ışığından ver biraz, emsin yorgun aydınlık savaşçısı.
Sevda!
Daima sevda!
…Çünkü bazen umut sadece küçük bir ışık sızıntısıdır, karanlıktan süzülüp bir yanardağ aleviyle patlatır karanlığı, o gün ne yana kaçar gece fırsatçıları, aydınlığı karanlığa bulayanlara ceza mı? En acımasızından olmalı; aynaların önünde kendilerine mahkum yaşamaları! Korkmayasın Sarambula, hayat hakkını helal etmeyecek onlara, ruhun kiri yıkanınca geçmiyor, camdan yapılmıştır vebal, kırılınca yapışmakla tutmuyor.
Kavga!
Daima kavga!
Parıldamak için geceyi kollayanlar aynı karanlıkla kaybolacaklar, dönüp onları boğacak yarattıkları “var”lık, tapındıkları dünya tuzla buz olacak, nafile yakaracaklar. Sevdiğim Sarambula, yıldırmasın seni şu anki aldatıcı bulanıklık, bugün “etmek” için ışığı kapatanlar yarın senin o küçük ışığına ağıt yakacaklar.
Umut!
Daima umut!
Üzülme küçük umut, büyüyeceksin bir gün, ben bu günden o güne minik yüreğindeyim, tüm imgelerini parçalayıp kötülüğün senin tohumlarını hayata ekeceğim. Yok olmayasın sakın, çünkü ben, senin gücünle,
Nöbetteyim!
Bekle beni ey gece! Peşinden geleceğim, yakıp karanlığını önüne geçeceğim. Nefret mi? bir kalemde sileceğim. Merhamet! diyenlere, senin o küçük ateşinin adaletini vereceğim. Tüm gizlerini çözüp gecenin hainliğini dize getireceğim.
Elbet yalnız değilim!
Sevdiğim Sarambula, gel hadi yar ol bana, inat olsun gündüze karanlık salanlara, buluşalım seninle gece aydınlığında! …
…Umut bazen ne kadar da küçüktür…


---------------------------
Sarambula:Ateş böceği
   

19 Mart 2012 Pazartesi

ÖLÜM ÜÇLEMESİ III: Bir 'Nihayet' Olarak Ölüm; Bir Martı Düşüşünde Resimlendi İhanet!

Dün gece bilmem kaçta martılarla uyandım, tüm şehir uyuyordu, bir martılar bir de ben dolanıp duruyorduk, uzaklardan bir yerden bir çığlık geliyordu, bir martı koptu gökten, hızla alçalıyordu, umarsızca kanat çırptık birlikte, fayda etmedi lakin, hayat hızıyla çakıldık yere.
Sanma ki unutuldun, meğer seni de andım, kaç martı saatidir sen yoksun bu şehirde, sana şöyle damardan birkaç sitem yolladım, olmadık yerde böyle madem beni bıraktın …gel al şimdi gönlümü,sen sırtlan vebalini, beni böyle bu şehrin ortasına fırlattın!
Ah bu vahşi yalnızlık, kokusu her yanımda, hangi yüze rastlasam meyhane sokağında, yoksunluğun izleri gözlerime bakıyor, bir bilinse martı saatlerinde kim nasıl uyanıyor, bir o martı bir de ben yere düşmüşken böyle, bu şehrin simaları defaten can yakıyor.
Bir maskeli balo salonu gibi bıraktığın bu şehir,”öyle” imiş ile “böyle” imiş arası hayatlarımız şimdi, anası ağlamış anılmaktan “di” li geçmiş zamanın, yani o ki, biraz ‘yitik’ havalardayız, oturmuşuz iskambil kağıtlarının karşısına, maça kızının suretinde geçmiş aşklarımızı aramaktayız, hani bilmem nasıl söylemeli… epeyce bunalmaktayız. Eh kararsa hava gayri düşsek akşam üstüne, Asmalımescit’e doğru uzasak meyhaneye, geçmiş aşklarımız da takılsa peşimize, yahut düşseler yakamızdan unutmayı başarsak, ya bellek sussa gayri ya ‘şimdiki’ zamanlarla buluşsak, yahut…dikleniversek şöyle, gitsek maça kızının kapısına dayansak!
Lakin…
Düne ait ne varsa dünle beraber gitmez, bu günün zaafları bazen bundan çoğalır, ve hatta yarının mirasına bazen yalnız dün kalır. Bu halde, hal böyleyse, ben neden kalbimde bir yumruyla nafile hallerdeyim!
Önemli değil gerçi, sadece basit bir vicdan meselesindeyim, söyleştim o martıyla çakıldığımız yerde, yüreğime dokundu yüreğine dokundum, aldım icazetini, madem ki tosluyorum o malum kederlere, çekip gidebilirim. Öylesine sıradan, öylesine tanıdık ki bu haller, haliyle ben ‘ayrık olmakla’ malûl, sapına kadar ihanetteyim.
Sabahına çöpçüler beni de süpürdüler o martıyla beraber, hoş bir duyguydu sanki cenazemi seyretmek bir martı eşliğinde, ıpıssızdı ortalık, bir çöpçüler, bir martı, bir de kendi cenazem mezarlığa yol aldık, bir ses çarptı yüzüme, bir çukurun dibinde bir köpek uluyordu, tüm şehir sessizlikte inatla uyuyordu.
Şöyle bir dönüp baktım, dünün muhtemel aşklarını dışarıda bıraktım ve bir kalbi okşar gibi veda yerine, tabutumu muhabbetle kapattım.

7 Mart 2012 Çarşamba

Üzgünüm Bob, İyi Haberlerim Yok Sana, Kadınlar Ağlıyor Halâ!

Neye yarar bilmek! Beden canlanmayınca, kalkmayınca ayağa, yürümeyince gözyaşının sadece zarif bir hüzünden ibaret olduğu o uzağa. E ağla, hadi ağla, bazen bir uyanışın ilk işaretleridir dökülen gözyaşları, bazen bir sonlanışın acı çığlığı. Bazen de…Evet, elbette bazen de, tükenmeyecek uzun bir direnişin ilk isyanlarıdır, o uzun yol boyunca hep avuçlarımızda, en umarsız anlarımızda kuvvet aldığımızdır. Lakin her seferinde bizim sarsıldığımızdır, her seferinde bizim yakıştığımız, her seferinde bizim sığındığımız, her seferinde bizim müstehakımızdır! Ve lakin sormalı mıyız; esasında bu kimin zaafıdır! Ve de lakin , onsuz varolacağımız bir hayatı kim getirip bahşedecek bize! Yahut, aslolan gözyaşlarımızla olan kendi iç savaşımız mıdır!
Bazen acısıdır ezilmişliğin, bazen hıncı biriktirmişliğin ve bazen de sabırsızlığı kurtuluş ihtiyacının ve ama hep bir ‘kadınlık durumunun’ en yakın tanıklığıdır. Böyle ise hal…Hal böyle ise…Evet, elbette sormalı; aslolan gözyaşlarımızla olan kendi iç savaşımız mıdır!
Yahut…Yutkunup susmalı mı! Takılmalı mı kötücül hayaletlerin peşine! Yalnız ve savunmasız iskeletlerin doldurduğu çukurlara mı düşmeli gene! Denetlenmeli mi daima tüm arzular…Yahut salıvermeli, bu dramanın yansımaları düşsün üstümüze…Yahut…Ve yahut çıkmalı mı yola, bedenleri boyunduruktan, ruhları kamu yargısından kurtarmak ve düşkırıklığının ibretine inat  hakiki ve kendinden kılmak için hayatı.
Zarif bir aldatmacanın çekiciliğine kim kapılmaz ki! Tutulmuşsak korkulara, boynumuza asılmışsa gulyabaniler, önümüzde nice gölgeler.  Kalıpların esintisiz güvencesinde uslu uslu yaşamalı; tüm hayatiyetimizi bekleneni itirazsız vermek, verileni eleştirisiz kabullenmekten ibaret kılmalı.  Yok etmemeli  ilahları, içtikçe susuzluğumuzu artıran o iksirden aralıksız  içmeli…Ve aşkı da ve acıyı da ve gözyaşlarımızı da içimizde hapsetmeli…
Yahut!
Ve yahut!
Yola çıkmalı!
Ve ama Bob, yol boyunca…Söylediğin gibi…
İyi dostlar edindik, iyi dostlar yitirdik yol boyunca. Çektiğimizde ellerimizi yüzümüzden  şimdi, avuçlarımızda  birkaç damla gözyaşı…
Şaşırtıcı…Sarsıcı…Ah ama hep umutla beslenen bir acı…
Evet…Evet  Bob evet…Lafı böyle  uzatmanın gizlediğim bir şeyle ilintisi vardır muhakkak ama…Ve ama Bob, üzgünüm,  iyi haberlerim yok sana, burada da ağlıyor kadınlar halâ!
----------------
No Woman No Cry’la yüreğime daima yakın düşen Bob Marley’in ‘varlığında’ tüm kadınlara ithaf olunur.


20 Şubat 2012 Pazartesi

AŞK ÜÇLEMESİ III: Bir 'Nihayet' Olarak Aşk; …severken onu acıtmış olabilir miyim?

İdam edildi K, otuz iki yaşında, orta boylu, açık tenli ve güzeldi. Son nefesini verirken
yüzüne yayılan gülümseme öylece kalmıştı, herkesin tüylerini diken diken eden bir mutluluk
ifadesiyle ve o gülümsemeyle gitti.”Belki de” diye düşündüm, “Tam bir kavuşma umuduydu
o mutluluk ifadesi, başka bir yere değil de sevdiğini koyduğu kendi içine gidiyordu.”
Bir adamı sevmişti K, şaşırtıcı bir biçimde, ona hiç de güzel görünmeyen bir adamı, adam da onu. Hızla zamanı katlayarak atlamışlar ve K’nın evinde yaşamağa başlamışlardı. Öylesine
uyumsuz görünüyorlardı ki nasıl olur da aynı aşka düştüklerine şaşırıp duruyorlar, bunu bir
mucize duygusuyla karşılıyorlardı. K giderek, bu mucizevi mutluluğu neredeyse katlanılmaz
bulmağa başlamıştı, “Onu görmediğim anlar dayanılmazdı” diyordu, “Ama gördüğüm anlardaki coşkum da acı vericiydi”.Söyler misiniz “ diye sormuştu bana, “Bir insan böylesine
sevilebilir mi, yoksa aşkın kendisinde mi böyle bir acı var?
Haklısın K, aşkın kendi içinde böyle bir acı var, yüreğimizi sızlatan salt kavuşamamak olmaz, kavuşmak her zaman bu acıya merhem olmaz lakin bir sarhoşluk halinde avunur dururuz. Oysa yürek sızısı hep yerli yerindedir ve de aşk hep kendi halindedir.
K böylesine sevmesine şaşırıp durmakla sevgisini çoğalttığını fark etmemişti, fark ettiği artık onsuz bir an bile yaşayamamasıydı. İşte bunun ağırlığıyla uyuyamadığı bir gece adamı uyandırdı ve yüzünü ellerinin arasına alarak “Bak bana” dedi, “ Seni öyle seviyorum ki yiyip
içime sokasım geliyor, bunu bilmeni istedim sadece, uyu şimdi”, adam uykulu gözlerle
gülümsemiş, “Öyle yap o zaman” demişti. K gülümseyerek kalkmış mutfaktaki en keskin
bıçağı almış ve sırtüstü yatan adamın boğazına bir saniyede öldürücü darbeyi vurmuştu.
Ve sonra…”Sonrası hayal ettiğim gibiydi” diyordu, “Onu küçük parçalara ayırdım, yiyebileceğim boyutta, sonra özenle, sevgiyle içime koydum onu, her özlediğimde bir parça”.
İlk bakışta marazi bir ruh hali içinde görünüyordu, bu herkes için durumu kolaylıkla izah
eden ve yine herkesin durumu kabullenip sindirmesini sağlayan iyi bir mazeretti ve K’dan
başka mahkeme salonundaki herkesin, gerçekten de bu mazerete ihtiyacı vardı. Tek sorun
bunun gerçeğe uygun olmamasıydı. Çünkü K gerekli tüm psikolojik ve nörolojik testlerden
ayrıntılı bir şekilde titizlikle geçirilmişti, hayır, hiç bir ruh ve akıl hastalığına işaret eden hiç
bir bulguya rastlanmamıştı. Hatta yetkililer kendi akıllarında bir ‘kabul noktası’ oluşturmak
için testleri tekrar tekrar istemişler ama sonuç hep aynı olmuştu; K’nın ruh ve akıl sağlığı
ne yazık ki yerindeydi. İfadeleri defalarca incelendi, tüm bu süre içinde bir an bile bir bilinç
kaybı ya da cinnete benzer bir şey yaşamamış olduğu anlaşılıyordu ki K da bunu doğruluyordu, “Bilerek yaptım tabi ki” diyordu, “Onu öylesine sevdim ki hep içimde tutmak istedim”.
Mahkeme salonunu öfkeyle terk edenlerin gürültüsü herkesi irkiltip ayılttı ama K hiç etkilenmemiş gibiydi, “İlk gün işe gittim yine ama dayanamadım hasretine, izin alıp eve koştum, bir daha da hiç terk etmedim onu”. Salonda kalanların kanı donmuştu, K bir rüya sanrısıyla devam etti; ”İçime koydukça onu acım azaldı, giderek daha huzurlu oldum” ve bana dönerek düşüncelerimi okumuş gibi “Kavuşmak acıyı tam olarak geçirmese de yüreğe iyi geliyor, ehlileştirip aşkı bir nebze azaltıyor sızıyı” dedi, “Tabi kavuşmağa cesaret göstermiş yürekler için”.
Karar verildi, okundu ve kalem kırıldı. K’nın yüzünde bir anlığına bir tereddüt hali belirdi
ve kayboldu, sonra yeniden gölgelendi yüzü, sanki bir kuşkuya düşmüş gibiydi,”Ben onu
sevdim” dedi usulca, “Sadece sevdim”.Sonra mahkeme kürsüsüne yaklaştı ve ellerini
 yalvarırcasına açtı, “Acaba” dedi inleyen belli belirsiz bir sesle, “Hakim Bey, severken onu acıtmış olabilir miyim? 



--- -------------
Bu son sorusuyla beni de acıtan K.’nın hatırasına


    

AŞK ÜÇLEMESİ II: Bir 'İmkânsız' Olarak Aşk; ...hayat o tapındığın kalıplara sığmaz!

Onu tanıdığımda konuşkan hali ilgimi çekti, neredeyse soluksuz,
ara vermeden, hummalı denebilecek bir halde anlatıyordu, bir de
teninin soluk pürüzsüzlüğü.
Başına gelenlere sessizce katlanmıştı, uzun süre, dayanılmayacak
kadar upuzun bir süre, ömür, onu en uzun yaşayabileceğimiz ‘zaman’sa
eğer, bir ömür. Her şey tam bir karabasana dönüştüğünde bile sadece
pencerenin önüne mıhlamıştı kendini, orada, ayakta, büyümüş gözbebekleriyle
dışarıya bakmıştı, öylece bakmıştı...
“Özür dilerim” dedi, “Sana bakarken seni değil de başka bir şeyi görür
gibiyim, dalgınlığım ondandır belki”. Bu durum onun konuşmadığı nadir anlarda
oluyordu, adeta sadece iki türlü bir ruh hali vardı; durmaksızın konuşan ve
durmaksızın  dalıp giden Z.Bana öyle geliyordu ki konuşmak onu ‘gitmekten’
alıkoyabilen tek şeydi, ‘tam olarak’ gitmiyordu, direniyordu, “çünkü” demişti,
“yine de yaşamam gerektiğine dair bir ses var içimde, umuda benzer düş gibi
bir şey, belki o adam bir sabah tam olarak arkasına döner”.
Haklısın Z, kal! Zira, ölüm dışında bir tek aşk, uygun bir biçimde kullanılabilirse eğer, insan hayatında önemli değişiklikler yapar.
Kırılıp dökülmüştü Z, evet böyleydi, bazı şeyler hayatta daha başlayamadan
kırılıp yok olurdu, bazen her şey dayanılmayacak kadar acı, hüzün verici ve
yürek sızlatıcı bulunurdu. Sanki, gerçekten de, hiç kimse başka birini ezmeden
güç kazanamıyordu. Bazen kandığımız da olurdu, bir çiçek kokusuna, bir
kelebek uçuşuna, işte öyle bir şeye umut bağladığımız, bir arabesk şarkıdan
teselli aldığımız anlar olurdu. ”Ama” diyordu Z, “Ben kırılıp yok olmadım,
sadece soğudum, ruhum üşüyor biraz”.
Kocasının çarptığı kapılar, fırlattığı tabaklar, duvarlarda kırılan bardaklar ve
küçük çocuğunun ağlamaları ve ellerini çektiğinde yüzünden gözbebeklerinde
gördüğü dehşet ve alkol kokusu ve artık işkence olmaktan bile çıkmış tensel
temas, hepsi, hepsi  onu üşütmüştü biraz.”Acaba” dedim, “Teninin soluk
pürüzsüzlüğü bundan mı?”, “Yok” dedi, “Tenim pürüzsüz, çünkü onu kalkan yaptım hayata!”.
Kendisine karşı merhamet göstermemişti, merhameti ve şefkati bir tür zaaf
sayıyordu, durumu kabulleniş gibi yani. Oysa o kendine göre direnmişti, bir
adama gönül vermişti, oturduğu sitede her sabah hep aynı saatte beyaz arabasına
binip giden o adama. O saatte kocası çıkmış oluyordu, çocuğunun kahvaltısını
alelacele hazırlayıp cama koşuyordu, adam arabasının kapısını açarken ense-
sindeki gözleri hissediyormuş gibi her seferinde birkaç saniye hareketsiz
kalıyor, adeta döndü dönecek gibi başını omuzuna doğru çeviriyor ama aniden
vazgeçip hızla arabasına binip son sürat uzaklaşıyordu.
Z, “Belki bir sabah inerim bahçeye, gözlerini görmeye” dedi. İrkildim, henüz
boşanmamıştı, tedirginliğimi fark etti, “Yoo” dedi, “Aşk her zaman yoldan
çıkarmaz, hem hayat da, senin  o tapındığın kalıplara sığmaz”.”Ama” diyecek oldum,”Hayır” dedi, “Bazen sıra dışı durumlar günahla eşit olmaz”.
O esnada birileri kapıyı çarparak kapattı, ürperdi Z, ”Söyle onlara” dedi, “Kapıları çarpmasınlar, sen de bağırma, usul usul konuş, bütün bu sesler bana evdeki gecelerin kokusunu getiriyor, üşüyorum yine”.
Evet diye düşündüm, insanın acı duymasına neden olan olayları şiddet yönünden
bir önem sırasına koymak doğru olmaz, çünkü derecelendiren tanımlamalar
bazen gerçek travmaya denk olmaz, elbette, yaraların kanayıp kanamadığı
değişken ruh hallerine de bağımlıdır biraz. Böldü beni Z, ”Senin yüzünde” dedi,
“Bir tür iç sıkıntısı hali görüyorum, en iyisi uzak dur, terk et beni, bak, ben
haykırabilen biri değilim”.
Herkesin düş kurmaya ihtiyacı vardır Z, ama onları paylaşmak yahut
gerçeğe dönüştürmek gerekmez, ama düş dünyası yerini yoksul ve kaba gerçeğe
bıraktığında, haklısın ., bizi belki de ancak tenimizin soluk pürüzsüzlüğü
kurtarır. Yüreğimizdeki yumuşak ve duyarlı hisleri yok etmenin elbette sayısız
yolları vardır, sen en zorunu seçtin Z. Şimdi, şu anda, tam da şu anda, içimde duyduğum bu
çan sesleri senin kalp atışların olabilir mi? Z, kardeşim, seni bırakmayacağım,
kapıları çarpmadan kapatacağım senin için ve hep usul usul konuşacağım.
Bir gün, belki de, o camın önünde birlikte haykırırız.


…….
Z’nin sıra dışı durumlara dair unutulmaz sözlerinin hatırasına




AŞK ÜÇLEMESİ I: Bir 'Tahayyül' Olarak Aşk; Ah Roman! Yanlış Yetiştirdin Beni Vesselam!*

Koruya giden yolda, omuzları vatkalı belden altı üç katlı fırfırlı elbisemle yürüyecektim. Kelebekler uçuşup etrafımda dönecek, kuşlar en güzel aşk şarkılarını söyleyecek, hasetten çiçeklerin renkleri solacaktı. Ve yol kenarındaki ulu çınarlar bile endamımın önünde boyun eğip hayran kalacaktı.
Bir hışırtı olacak, kalbim küt küt atacak, ömrümü uğruna vereceğim bir fısıltı duyacaktım. Dizlerim titreyecek, hafifçe kızaracak, alt dudağımı ısıracaktım. Biraz korkumsu bir şey, biraz acımsı bir şey, ılık bir ürpermeyle kalakalacaktım. Kulağımda bir davet, göğsümdeki sıkışmayla sarhoş olacaktım.
Göz göze değdiğinde yıldızlar yanacaktı, yeryüzünde kimse kalmayacaktı, her şey hep devinecek hiç durulmayacaktı, öncem de o sonram da o olacaktı. Yüreğim kapısını gülerek açacak, kasırgalar kopacak, bir buket çiçeğe değince elim hayat hülyalı bir sıcaklığa akacaktı.
Koruya giden yolda, bir düşün buğusunda, çınarın kovuğunda bir mektup bulacaktım, şiir duruluğunda, tüm zamanları tüm renkleri anlatacaktı, tüm kelimeler utangaç tüm cümleler ünlem işaretli olacaktı, tüm duygular açılmağa yüz tutmuş tomurcuk kokusunda ateş kızıllığına bulanacaktı.
Saçlarımda yıldızlar parıldayacak, ay ışığı yanacak, çınara yansıyacak, yüreğime bir gölgenin eli değecekti. Penceremin altında bir gece serenadı, çınar mesud olacak, ben mesud olacaktım. Ah yaşamak bu işte, dolu dolu yaşamak, geceye mana katmak, serenada kapılıp öylece dalacaktım.
 Koruya giden yolda, sessizliğin büyüsünü gece bile bozmayacaktı, ayrılığın boşluğuna düşmeyecektim, olmayacaktı hayır, bir ihanetle ansızın sarsılmayacaktım. Hep sabah süzgünlüğnde bakacaktım hayata, soluk soluğa kalacaktım ve vuslatın mühürünü hep gözlerimde taşıyacaktım.
En güzel olan en zorlu olandı ama beklemenin ümitsizliği beni kaplamayacaktı, acı ve elem ruhumu sarmayacaktı. Anı defterlerine hüzün yazılmayacak, soğumuş yalnızlıklar benden uzak olacak, yaşanmamışlığın fotoğrafları başucuma konmayacak, söylenmemiş sevda sözcüklerinin hasretinde boğulmayacaktım. 
 Beyaz atıyla prens elbette romanda kalacaktı! Ama hani, hani inanırsam sana roman, gerçek kılacaktın hayatı! Oysa beni aldattın, yalnız kendimle bıraktın, dün gece koruya giden yolda kendimle göz göze kaldım. Ay ışığı yanıyordu, çınara yansıyordu, zehirli bir hançer değdi yüreğime apansız, bakakaldım. Çınara asılı bir gölge kuşku saldı içime... hani, sanki, biraz beyhude mi yaşadım! Dün gece küstüm sana ah roman, yanlış yetiştirdin beni vesselam!

……………..
Gelmediği için aşk, kendini çınara asan A. nın hatırasına ithaf edilmiştir.


Sen de Gitme Pigumi!

Neler oluyor o camın arkasında? Kim bilir kaç vakit alır ekrandakini unutmak ve uyumak huzur içinde! Görüntüsü zihnime kazınan işkence görmüş kurbandan kurtulmak ne vakit mümkün olur? Ve düşünmemek istiyorum; işkenceci nasıl biriydi? Kimdi? Ve her gece rüyasında gördüğü neydi?
O cam cinneti taşıyor evdeki koltuğuma, her akşam oturup haberlere “bir göz attığımda”.İsyan ki, uzaktır bana, ta o camın arkasında yaşanmaktadır ve de kurban aslında bana değil işkencecisine bakmaktadır, öyle mi? Öyleyse, kaçırdığımda bile gözlerimi ekrandan, gözbebeklerindeki dehşet neden benim gözbebeklerimdedir?
Harabelerden yükselen dumanın keskin kokusu kahvemin tadını bozuyor, ekranda olan ekranda kalsın istiyorum. Bilmek istemiyorum molozların altında kaç canın yattığını ve o yaralı kurtulan direnişçinin kaç cesedin arasında ölü taklidi yaptığını. Ve düşman çekilip de gece bastırdığında, demir yığınlarının arasından hayata kıpırdayan o minik el değer mi elime?
Bombaların kimliksizleştirdiği o toplumdan değilim ve tahrip edemez zihnimi katliam ve çürümeden uzak tutarım bilincimi ve düşüremez beni vahşet ihanet yoluna ve yakalayamaz beni yabancılaşmanın cinneti…O halde neden yokluyor beni aniden hafif bir delilik nöbeti?
Boyun eğen ben değilim, teslim olan zorbalığa, yeni-sömürgeciliğin modern biçimi füzeler modern teknolojinin icadı bu cam kutudan düşerken koltuğuma. Ama yine de bir ağırlık oluşturuyor kafamda örselenmiş insana dair ne varsa hafızamda. Oysa sormak istemiyorum o soruyu; potansiyel suçlular yarattığında savaş, kimdir bu gelecek suçların geçmiş faili?
Ben değilim direnen tahakküme, baskıya ve zulme, arkasındadır camın açlık ve sefalet, başka insanların hikayesidir yoksulluk ve şiddet, yoldaş olmam gerekmez ezilene, intifadada taş atan o çocuk ellerinden bana ne!
 Ağır ve tahripkar bir hayatın içinde olabilir hemcinslerim lakin ben kendi arzularımın peşinden gitmeliyim. Artık süt içmesi gerekmeyen ve artık ağlayamayan bebelerin annesi değilim ve şüphesiz “kaliteli” bir hayatı seçmeliyim. Ama neden huzursuz geçiyor gecelerim?
Neler oluyor o çocuklara, acaba yaşamağa değer bir hayatın varlığı hiç düşmüyor mu akıllarına bellerine sararken bombaları! Ya da yaşamağa değer bir hayatın var olacağı bir gün! Belki de bu olasılığın doğumuna koşmaktadırlar yahut o hayatın tam ortasına mı düşmektedir bedenleri, arzuları değersiz ihtiyaçları yersiz kılan o patlamayla ve de yoksa “özgürlük” böyle tam bir “feda”ya değer bir “varlık” mıdır?
Bakarken beyaz cama dostlarla sohbet esnasında, bir direniş çığlığı düşüyor ortamıza. Gülüşler soluyor, kararıyor ışık ve bu çığlığa kulak verir gibi olduğumda ve paylaşmak istediğimde dostlarla, hepsi birer birer kalkıp gidiyor…Yalnızlık hissediyorum, keskin bir yalnızlık,  ne olur sen de gitme Pigumi!

Pigumi: Kendini “barış çocuğu” olarak tanıtan altı yaşında bir çocuk.


Medya Ne Yana Düşer Usta, Okur Ne Yana!

Montesquieu’nün kulakları çınlasın, kemikleri sızlasın; kuvvetler ayrılığını insanlığa hibe! ettiğinden bu yana yıllar yıllar geçti, yattığı yerden şöyle bir dikilip ‘kuvvetlerinin’ ve ‘ayrılıklarının’ başına ne geldi diye baksa…Yasama, yürütme ve yargının yanında dördüncü kuvvet olarak görülen medyanın ‘kuvvetine’ ağlasa…ağlasak…
Dördüncü kuvvet, ilk üç kuvvetin ve sermaye gücünün yerli yerinde sağlam durmasıyla bağlıdır; ‘ilk üç’  öyle  köşklerde yuvarlak masaların etrafında arz_ı endam eyledikçe…’Askeri güç’ güvertelerde seyran eyledikçe…Ve de ‘sivil güç’ tüm ‘sivillik’ içeriğini öyle harap eyledikçe…Eh! her ne hal ise… İlk üçünün malum vahim hallerine dair göz yaşlarımızı saklı tutsak, şimdi, bu bahiste medya ne yana düşer desek…
Medya yapısı bilinmeden, sermayenin medya üzerindeki tahakkümü görülmeden, iktidarın medyayla ‘sadece arkadaşız’ boyutunu aşan ilişkisi kavranılmadan televizyon ve gazetelerden şikayet etmek, yerine oturmuyor haliyle ve alternatif bir medya anlayışı geliştirilmesine de katkı sunmuyor.
Kötü yayınlardan şikayetçiyiz; seviyesizlikten, yanlılıktan, halkın gerçek gündeminin, yoksulluğun, açlığın, adaletsizliğin  medyaya yansımamasından, gazetelerin köşebaşlarının köşeli köşeli adamlarca işgal edilmesinden, kadınların zavallı birer cinsel nesne gibi, o gibi, bu gibi gösterilmesinden, özel hayatın gizliliğinin taciz edilmesinden, hep sulandırılmış magazin yapılmasından, ondan bundan şundan şikayetçiyiz… Evet elbette şikayetçiyiz, olmalıyız.Üstad ne buyurmuş; bu medya demiş, halkı bilgilendirecek, eğitecek, eğlendirecek, tarafsız olacak, nesnel olacak ve de ne demiş, kamuoyunun serbestçe oluşmasını sağlayarak demokrasiye katkı sunacak, yönetimi denetleyecek demiş.E bu yüzden de dördüncü yaptım ben bunu demiş.Demiş de, patron ne diyor! Ben akıllı, seviyeli, kültürlü adamım-kadınlar henüz patron mertebesine eremedi, karar mekanizmalarının dışındaki ‘zararsız’ mevzilerde konuşlandırılıyorlar-bende biliyorum bu kepaze hallerimizi de diyor, ama elden ne gelir diyor, “halkım böyle istiyor”…
‘Halkım’, ah bu halkım asgari ücrete he diyor, halkım açlığa yoksulluğa he diyor, halkım ancak mezarında emekliliğe he diyor, yolsuzluğa, rüşvete, talana, ezilmeye, aşağılanmaya, temel insan haklarından yoksun yaşamağa he diyor…da akşam  kredi kartına hiç peşinatsız 10 takside aldığı plazmasında ‘iki bacak -bir kalça’ya mı yok istemem diyecek! Oturuyor karşısına, “ben bunu istiyomuşum, büyük büyük adamlardan iyi mi bilcem ben ne istediğimi” deyip deyip elinde 3. sayfası açık gazetesi, bir gözü ondaki güzelde, bir gözü ekrandakinde, dimağı rehine, uyuyor, evet uyuyor! Çünkü patron becerikli, iyi ninni söylüyor, iyi uyutuyor!
E peki, halkın bunu istiyor da ekmek istemiyor mu, adalet istemiyor mu, eğitim istemiyor mu, insanca bir yaşam istemiyor mu, o plazmasındaki gibi Bodrum’lara, Dubai’lere, laylamlora gitmek istemiyor mu, onu,bunu, şunu istemiyor mu! E peki, halkın seviyesi bu da, medya yaparlarının uyması gereken temel görevler,etik kurallar, vicdan, ahlak, eşitlik anlayışı gibi değerler…İşte o zaman medyacı olmanın tüm ayrıcalıklarını  kutsal bir görev ifa ediyorum gerekçesiyle cebinde sıkı sıkı tutanlar bu kutsal görevin gereklerini de yerine getirmeye mecbur olmalılar.
Ayrıca’ halkın’ da bu değil, durum pek ümitvar olmasa da halkın bu değil; itiraz edenin, isyan edenin, dillendirenin ne ölçüde medyada yer bulduğu malum, hem okuru ve izleyicisi olarak, hem yazarı ve konuşanı olarak…Sistem ve malumları, ve copları ve zindanları ve medyanın kapalı kapıları ‘başka bir halkın’ varlığının görülmesine, duyulmasına izin vermiyor, ağır bedeller ödetiyor.Üstelik bu bedelin kime ne zaman ödetileceği de karanlık…Bu bakımdan da medya, sadece resmi ideolojinin değil bu ideolojinin topluma saldığı güvensizlik ve korku pompalamasının da taşeronluğunu yapıyor; medya iktidar el ele, muhaliflik bahane; ‘kozmik’ hallerimiz hep bundan…
Ama bir şeye, halk olarak radikal bir şeye karar vermek durumunda olduğumuz çok açık; bizi ilgilendiren konuların yönetiminde gerçekten söz sahibi olabildiğimiz özgür bir toplumda mı yaşamak istiyoruz yoksa şaşkın bir sürü halinde bir yerlere sürülen, dehşete düşürülen, vatan sever sloganları nafile bağıran ama değerlerini giderek kaybeden, korku içinde, liderlerine huşu ile bağlı, bir çeşit kabullendirilmiş bir totaliterliğin altında mı yaşamak istiyoruz!
Görülüyor ki  dördüncü kuvvet sırasını beğenmedi, nicedir ilk üçüne talip , ilk üçünün halleri de bir garip… Kalksın şimdi mezarında yatanlar, uyansınlar; kuvvetler ayrılığının babası ve Hasan Tahsin ve sakallı baba ve diğerleri ve diğerleri…Kalksın temizlesinler bu halleri…Yahut ve mutlaka,’o iktidarın ve patronların halkı’ ancak ödünç alabildiği plazmasının karşısından  kalkmalı ve 3. sayfa güzeliyle vedalaşmalı  ve ’kendi kendinin halkı’ olmak için uyanmalı!
Devran ancak böyle döner, böyle değişir bu haller!