19 Mart 2012 Pazartesi

ÖLÜM ÜÇLEMESİ III: Bir 'Nihayet' Olarak Ölüm; Bir Martı Düşüşünde Resimlendi İhanet!

Dün gece bilmem kaçta martılarla uyandım, tüm şehir uyuyordu, bir martılar bir de ben dolanıp duruyorduk, uzaklardan bir yerden bir çığlık geliyordu, bir martı koptu gökten, hızla alçalıyordu, umarsızca kanat çırptık birlikte, fayda etmedi lakin, hayat hızıyla çakıldık yere.
Sanma ki unutuldun, meğer seni de andım, kaç martı saatidir sen yoksun bu şehirde, sana şöyle damardan birkaç sitem yolladım, olmadık yerde böyle madem beni bıraktın …gel al şimdi gönlümü,sen sırtlan vebalini, beni böyle bu şehrin ortasına fırlattın!
Ah bu vahşi yalnızlık, kokusu her yanımda, hangi yüze rastlasam meyhane sokağında, yoksunluğun izleri gözlerime bakıyor, bir bilinse martı saatlerinde kim nasıl uyanıyor, bir o martı bir de ben yere düşmüşken böyle, bu şehrin simaları defaten can yakıyor.
Bir maskeli balo salonu gibi bıraktığın bu şehir,”öyle” imiş ile “böyle” imiş arası hayatlarımız şimdi, anası ağlamış anılmaktan “di” li geçmiş zamanın, yani o ki, biraz ‘yitik’ havalardayız, oturmuşuz iskambil kağıtlarının karşısına, maça kızının suretinde geçmiş aşklarımızı aramaktayız, hani bilmem nasıl söylemeli… epeyce bunalmaktayız. Eh kararsa hava gayri düşsek akşam üstüne, Asmalımescit’e doğru uzasak meyhaneye, geçmiş aşklarımız da takılsa peşimize, yahut düşseler yakamızdan unutmayı başarsak, ya bellek sussa gayri ya ‘şimdiki’ zamanlarla buluşsak, yahut…dikleniversek şöyle, gitsek maça kızının kapısına dayansak!
Lakin…
Düne ait ne varsa dünle beraber gitmez, bu günün zaafları bazen bundan çoğalır, ve hatta yarının mirasına bazen yalnız dün kalır. Bu halde, hal böyleyse, ben neden kalbimde bir yumruyla nafile hallerdeyim!
Önemli değil gerçi, sadece basit bir vicdan meselesindeyim, söyleştim o martıyla çakıldığımız yerde, yüreğime dokundu yüreğine dokundum, aldım icazetini, madem ki tosluyorum o malum kederlere, çekip gidebilirim. Öylesine sıradan, öylesine tanıdık ki bu haller, haliyle ben ‘ayrık olmakla’ malûl, sapına kadar ihanetteyim.
Sabahına çöpçüler beni de süpürdüler o martıyla beraber, hoş bir duyguydu sanki cenazemi seyretmek bir martı eşliğinde, ıpıssızdı ortalık, bir çöpçüler, bir martı, bir de kendi cenazem mezarlığa yol aldık, bir ses çarptı yüzüme, bir çukurun dibinde bir köpek uluyordu, tüm şehir sessizlikte inatla uyuyordu.
Şöyle bir dönüp baktım, dünün muhtemel aşklarını dışarıda bıraktım ve bir kalbi okşar gibi veda yerine, tabutumu muhabbetle kapattım.

7 Mart 2012 Çarşamba

Üzgünüm Bob, İyi Haberlerim Yok Sana, Kadınlar Ağlıyor Halâ!

Neye yarar bilmek! Beden canlanmayınca, kalkmayınca ayağa, yürümeyince gözyaşının sadece zarif bir hüzünden ibaret olduğu o uzağa. E ağla, hadi ağla, bazen bir uyanışın ilk işaretleridir dökülen gözyaşları, bazen bir sonlanışın acı çığlığı. Bazen de…Evet, elbette bazen de, tükenmeyecek uzun bir direnişin ilk isyanlarıdır, o uzun yol boyunca hep avuçlarımızda, en umarsız anlarımızda kuvvet aldığımızdır. Lakin her seferinde bizim sarsıldığımızdır, her seferinde bizim yakıştığımız, her seferinde bizim sığındığımız, her seferinde bizim müstehakımızdır! Ve lakin sormalı mıyız; esasında bu kimin zaafıdır! Ve de lakin , onsuz varolacağımız bir hayatı kim getirip bahşedecek bize! Yahut, aslolan gözyaşlarımızla olan kendi iç savaşımız mıdır!
Bazen acısıdır ezilmişliğin, bazen hıncı biriktirmişliğin ve bazen de sabırsızlığı kurtuluş ihtiyacının ve ama hep bir ‘kadınlık durumunun’ en yakın tanıklığıdır. Böyle ise hal…Hal böyle ise…Evet, elbette sormalı; aslolan gözyaşlarımızla olan kendi iç savaşımız mıdır!
Yahut…Yutkunup susmalı mı! Takılmalı mı kötücül hayaletlerin peşine! Yalnız ve savunmasız iskeletlerin doldurduğu çukurlara mı düşmeli gene! Denetlenmeli mi daima tüm arzular…Yahut salıvermeli, bu dramanın yansımaları düşsün üstümüze…Yahut…Ve yahut çıkmalı mı yola, bedenleri boyunduruktan, ruhları kamu yargısından kurtarmak ve düşkırıklığının ibretine inat  hakiki ve kendinden kılmak için hayatı.
Zarif bir aldatmacanın çekiciliğine kim kapılmaz ki! Tutulmuşsak korkulara, boynumuza asılmışsa gulyabaniler, önümüzde nice gölgeler.  Kalıpların esintisiz güvencesinde uslu uslu yaşamalı; tüm hayatiyetimizi bekleneni itirazsız vermek, verileni eleştirisiz kabullenmekten ibaret kılmalı.  Yok etmemeli  ilahları, içtikçe susuzluğumuzu artıran o iksirden aralıksız  içmeli…Ve aşkı da ve acıyı da ve gözyaşlarımızı da içimizde hapsetmeli…
Yahut!
Ve yahut!
Yola çıkmalı!
Ve ama Bob, yol boyunca…Söylediğin gibi…
İyi dostlar edindik, iyi dostlar yitirdik yol boyunca. Çektiğimizde ellerimizi yüzümüzden  şimdi, avuçlarımızda  birkaç damla gözyaşı…
Şaşırtıcı…Sarsıcı…Ah ama hep umutla beslenen bir acı…
Evet…Evet  Bob evet…Lafı böyle  uzatmanın gizlediğim bir şeyle ilintisi vardır muhakkak ama…Ve ama Bob, üzgünüm,  iyi haberlerim yok sana, burada da ağlıyor kadınlar halâ!
----------------
No Woman No Cry’la yüreğime daima yakın düşen Bob Marley’in ‘varlığında’ tüm kadınlara ithaf olunur.