31 Ekim 2014 Cuma

Reng-i nâr

Tut ki!
Tut ki veremli bir fahişeyim İskenderiye'de
Yatağım reng-i nâr
Gene de sevecek misin beni!
Göremezler  izlerimi
Açsalar da heryerimi
Veremli bir fahişeyim İskenderiye'de
Her yanım kanar
Kulağımda bir doğum sancısı çınlar
Tenim kupkuru
Yastığımda salyalar
Yüreğim dermansız
Her bir şey mümkün
Hatta aşk bile!
Bir tek ölüm imkânsız!

16 Ekim 2014 Perşembe

Ah AVRUPA ve DİĞERLERİ! Al Beni Koynuna!

Acıklı bir sevda hikayesi bu…
Uzadı biraz bu nişanlılık, telaştayım panikteyim, vuslata eremeden yüzüğü atacakmışsın gibi bir hal var duruşunda, geberiyorum endişeden, beyaz gelinlik gözükmüyor ufukta. Hulasa vaziyetim epeyce garip, ruhum senin olamamaktan muzdarip.
Bak çırpınıp duruyorum, muhtacım, bırak senin vereceğin özgürlükle sarhoş olayım, izin ver, getireceğin demokrasiyle uyuyayım. Kırma umutlarımı ne olur, şu “yeni dünya düzenine” senin kurallarınla uyumlanayım.
Hatırlarsan bir zamanlar dayanmıştım kapına, kader ağlarını haince örüp geri tepince fetih, kutsal ırkımın kanını bıraktım Viyana kapılarında,Makedonya topraklarında.Ah olsa da göstersem yine aba altından sopa, bu yüzden, sırf bu yüzden kızgınlığımı gizlemekteyim diplomatik sırıtışımın altında. Ama sen aldırma, yine de şefkatli ol, nihayetinde bu sadece torunlarıma anlattığım masalsı bir hatıra.
Merhamet et, razı geldim her şeye, hem o yana hem bu yana. Nedir ki ‘bağımsızlık’ dediğin, nedir ki ‘ulusal onur’ senin koynuna girmenin hayalinin yanında. Hepsini bir pula satayım, bir adanın topraklarını ben sensiz ne yapayım, ne ehemmiyeti var gümrük antlaşmasının manasının, yahut tüm diğer dayatmalarının, al hepsini “Euro”nun tatlı rengine bula. Ah Avrupa, al hadi al beni koynuna, al hadi senin olsun ne varsa hayatımda, lakin, mümkünse eğer…bir tek… yarım ekmek arası kekikli acılı öküz bağırsağıma dokunma!
Söz sana, sokmayacağım koyunlarımı bir daha o konforlu banyolarına, “karafatma” dediğin çarşafımı çıkarıp atacağım, trendy türbanlarla katılacağım kokteylli akşam toplantılarına. Zaten ‘medeniyet’ denen şey yalnız senden gelendir, malum, yalnız sende olandır mükemmel yaşantılar, benim kendi tarihsel kimliğimin ne önemi var! E tabi ki hepsi birer palavra, en kutsal olan bu siyasi manevra. Ah Avrupa, olmaz sensiz,  bırakma beni dışarıda, şu bağırsak hususunda kafam biraz karışsa da…e hadi, büktüm boynumu gayri,  dokun bağırsağıma da, sen yeter ki al beni o sıcacık koynuna…Ecdadımın kokusunu aldığım Makedonya’dan sonra olsa da…




15 Ekim 2014 Çarşamba

Demeç Bahane, Manipülasyon Şahane! Bu sefer Kobane!
Yine flaş…flaş…yine az sonra…
Medyanın efendileri kurguluyor, üretiyor, sunuyor! Öyle sansasyonel ki manşet, öyle flaş flaş ki alt yazı, düşünen ve bilen kafaları bile heyecanlandırıyor, neredeyse sınırsız gücüyle medya yine büyülüyor!
“Haber”, hayatın doğal ve sosyal akışı içinde içsel dinamikleriyle oluşmuyor, kaynakla ilgililer arasında hesap-kitapla oluşturulup ve yeniden üretilip “piyasaya” sürülüyor. Ve kandırılmağa yatkın ve hazır hale gelmiş bizler medya marifetiyle gerçekleştirilen mal ve hizmet akışındaki hızın sarhoşluğunda ve bilgi bombardımanının yarattığı cehalette boğulmağa devam ediyoruz.
 Kafalar bulanıklaşıyor, gücün fiziki alandan manevi alana nasıl dönüştürüldüğünü ve en büyük güç olan paranın renginin nasıl değiştiğini görmekte zorluk çekiyoruz. Paranın artık üzerinde birtakım büyük büyük insanların basılı olduğu  kağıtlar olmayıp medya denilen bir devin üzerimize saldığı enformasyonun ta kendisi olduğunu fark edemiyoruz. Yakın zamanlara dek paranın kendisinden güç aldığını bildiğimiz iktidarın artık iletişim araçlarının denetimi ve yönlendirimi yoluyla gücü ele geçirip kullandığını yeterince kavrayamıyoruz.
Reyting ve tiraj çıldırmış durumda, artık neyimize göz dikildiğini kavramaktan bile yoksunlaştırılıyoruz, sadece bilemiyor değiliz, medyanın açgözlü efendileri tiranlığa doğru yol alırken bu gidişat direnilemez de gözüküyor. Giderek kültür, değer ve idealden koparılmış bir toplumda medya iyi çalışıyor; köşe dönücülüğün egemen felsefe kılınmasında, dramların allanıp pullanıp spotların önüne sürülmesinde, tüm değerlerin ve deneyimlerin ticarileştirilmesinde ve vurdumduymazlığın hemen her kesimde içselleştirilmesinde başrolü oynayan medya, kurumsal ve insani ilişkileri de yeniden düzenleyip tüm toplumu yeniden biçimlendirerek sadece dimağımızı hadım etmekle yetinmiyor, hayatlarımızın anlam haritasını da parçalıyor.
Medya cemaatiyle de iyi çalışıyor… Cemaat, sahibinin sesi olmaktan çıkamıyor; yazdığı gazetenin, konuştuğu televizyonun bedenini aşıp kişiselleştirerek kendini, bu medyatik toplumun geldiği noktaya dair bir uyandırma çabası göstermiyor. Medya eliyle kaybettiklerimiz ve kazanabilir olduklarımız, yenilgilerimiz ve umutlanabilir olduklarımıza dair cemaatin “çoğunluğundaki” suskunluk paranın eski ve yeni rengiyle ideal bir uyum sağlıyor.
Eli kalem tutanlar, ağzı laf yapanlar…Herkesi, birbirinin yazarı ve okuyucusu yapan, kalem hakkını kutsal sayan yazılı medya ve herkesi, birbirinin oyuncusu ve seyircisi yapan, kamera hakkını kutsal sayan görsel medya…
Peki, kimse yok mu orada!
Medyanın yaygın zihinsel kıskacından kurtulup daha geniş bir bağlamda düşünebilen bir avuç “azınlık”, düşün dünyalarını sakınmağa ve yaşama namuslarını korumağa çabalarken üzerlerinde iktidarın bu yeni hallerinin baskısıyla ya umutsuzlukla ve sindirilmişlikle çekip gidiyor yahut, medyanın “vaatkarlığının” çekiciliği onları da içine alıyor ve günün adamları haline gelişlerini bir tören edasıyla sergiliyorlar.
Peki, kimse yok mu dışarıda!

“Azınlıkta” olmanın tedirginliği “Çoğunlukta” olmanın güvencesinde yaşamağa hiç de benzemiyor, ama…Çoğunluktan olmanın koruyucu ve meşruiyet kazandırıcı gücüne kapılmayanlar var…”Uyumlu” olmanın pragmatik yararına ve adaletsizliğin yarattığı iktidara yaslanmanın avantajlarına inatla direnenler var…Geleneksel olanın nemalarına sırt dayayıp, “ileri dünyanın” her türlü nimetlerine göz dikenlere rağmen insanca yaşamı herkes için gerçek, herkes için somut kılmağa emek verenler var…Geçmişi ve geleceği taşımanın ağırlığına cesaretle katlanan o bir avuç “azınlık” kalemleri ve sözleriyle, bu modern medyatik zamanlarda da mağdur ve mazlum olanın yanında yer almağa devam ediyorlar. Kalemleri ve sözleri hep bizimle olsun!

14 Ekim 2014 Salı

Hadi Manipüle Et Beni Global Medya Amca!


Diyorlar ki senin için Global Medya Amca, beynimizi yıkamak için ülkemize gelmektesin, sakın geç kalma! Güya, bir yönlendirme ve denetim aracı olarak güçlü ve ayrıcalıklı kesimlerin çıkarına hizmet etmekteymişsin, aman ha aldırma! Sakın ola ki özgürlükçü değerlerin savunucularına kulak asma, sen beni istemelisin, ben ki öyle muhtacım sana, al senin olayım, yaşamı senin ışığında yeniden kavrayayım. Gerçeklerin senin istediğin yarısına bakayım, diğer yarısını özenle seçtiğin görüntülere kurban ederek gizlemekteki başarına hayran kalayım. Göster bana, neyi istersen, ama neye bakarsam bakayım senin görüş açından bakayım, zira düşünmeye gücüm yoktur, bırak da senin yaydığın ideolojilere yaslanayım.
Hadi gel Global Medya Amca, yetmez bana yerli sermayenin gücü, sen de katıl aramıza, ne de hoştur senin kültürel bombardımanının etkisinde yaşamak, gel aç ufkumu biraz, daraldım bizimkilerin dar kalıplarında. Gel de yeni boyutlar kazandır “haber” programlarımıza, ben senin emperyal ürünlerini huşu ile izlerim, şimdi uzaksın ya bana, çekinme gir içeri, yakından ve doğrudan değsin beynime ellerin!
Hadi yönlendir beni, uyuştur beynimi, korkarım amansız bir şekilde ilerlemekteyim aykırılığa,  ne olur durdur beni, istila et zihnimi, kurtar beni “başkaldırı” dürtümden, boğ beni karanlığında, sakın korkma “unutuluş ve gözden düşüş “ günü gelir de gerçek çıkar aydınlığa. Sen yeter ki kal benimle, izin ver tılsımından yararlanayım, sağaltıcı terapine kapılayım, hadi parçala eleştiri yetimi, senin arzularının peşinde itaatle uyumlanayım.
Hadi ikna et beni, ait kıl kendine, sorgulamayı unutup sana koşullanayım, korkmaktayım kendim olmaktan, giydirip üniformayı üstüme kat beni geneline, herkes gibi olarak korunayım, yeter ki kabul göreyim görmezden gelinsem de. Ama yoksun kılma beni, al beni de içine, bazen sokakta mikrofon tut bana, bazen stüdyonda konuk olayım, ama kalkışırsam tartışma ve karar sürecine gerçekten katılmağa sindir beni anında kukla “bilim adam”larınla. Dillendir beni hadi, ama izin ver de sadece senin sözcüklerinle konuşayım.
Hadi atalete at beni, suskun kalayım, seviyorum haberleri “sahneye koymanı”, eksik etme “canlı yayın” senaryolarını. İnsan dramlarını ne kadar çok “gösterdiğine” ama ne kadar da az “aktardığına” takılmayayım. Yeniden yarat beni, illüzyonik sanatsal değerlerinle popüler olayım, bana dönsün ışıklar, mekanik alkış sesleriyle kamaşayım, parlat beni ne olur reytinginin cilasıyla, hep boyalı kalayım. Hadi nesnesi yap beni yönlendirmelerinin, yüzeysel kıl, görünenin ötesine bakmayayım, hayatı sadece senin ürettiğin “çağrışımlar” düzeyinde algılayayım.
Hadi mutlu et beni dalayım hülyalara, bol spor bol eğlence ver bana tarifsiz hazlara kapılayım. Özgürleşme olanaklarımı gasp et, zihinsel tutsaklaşma olanaklarımı artır, hep sana inanayım.” Halka inmek” ve “halkla bütünleşmek” şiarını unutma, sal üstüme yozlaştırıcı müziklerini sarhoş olayım. Ne önemi olabilir gerçekte olanın, gösteridir aslolan, zaten gerçek dediğin sadece bir “sunum”  meselesi değil midir ki yani, hadi savaşı bir “havai fişek gösterisi” gibi sun bana, yüreğimi acımaktan kurtarayım. İğdiş et duyarlılığımı, akla uygun kıl beni, tatlı bir sevda halinde yaslayıp başımı göğsüne meşruiyetine destek olayım.
Hadi manipüle et beni Global Medya Amca, sil belleğimden senin yarattığın “yoksun ve yalnız insan” imgesini, sar beni alımlılığınla istediğin gibi olayım, yönlendirilmenin verdiği hazza dalıp sıradan ve itaatkar bir yaşantının o sersemleten global uğultusunda susayım, susayım, susayım.