7 Mayıs 2012 Pazartesi

çocukluğun ıssız sofraları


Büyümeden önceki zamanlar, ağlamak için sebebin çok olduğu, bahanelerin gerçek sebebi kolayca örttüğü zamanlar…İpim kayboldu anne, elime diken battı anne, Hanife beştaş oynatmıyor anne, ısırganlara düştüm çok kaşınıyor anne, okula gitmek istiyorum anne, yatağımızın otlarını değiştirelim sırtıma batıyor uyuyamıyorum anne, yok aç değilim anne sadece karnım ağrıyor biraz…Hapsetmek kolay değil hıçkırığı, çıkıveriyor işte…Ve sesin geliyor odanın köşesinden, karanlığı yarıp yüreğime değiyor; “Ağlama kızım, yarın kugüda pişireceğim size”. Ve rüyalarıma sade suyun içinde birbirlerine uzak tane tane dolaşan kugüdalar giriyor ve Ağustos otlarından yapılmış yamalı şilte sırtıma daha az batıyor ve beştaşı kendi kendime oynayabiliyorum ve elbisemin eteğini yırtıp kendime yeni bir atlama ipi yapıyorum ve ısırganlara değen bacaklarımı kaşımağa kuvvet bulabiliyorum ve elimdeki dikenle barışık yaşıyorum ve siyah önlük sanki duvara asılıveriyor ve karnımın ağrısı giderek azalıyor ve sesin benimle birlikte sabahlıyor…”Ağlama kızım, yarın kugüda pişireceğim size”.
Defaten gittim ve mütemadiyen gitmekteydim, ıssızlığı  koyup koyup heybeme gelmeyen akşamların kugüdalarını terk etmekteydim.
Seni en çok…
Seni en çok anne, zaman daraldığında sevdim, hayat ileriye çağırırken zihnim geriye aktığında, yeni ‘şeyleri’ sevecek derman kalmadığında, yani anne, canım çok yandığında,  kana bulanıp pıhtılandığımda. “Nasıl geçti bu yıllar, bu muydu hepsi” akşamları yaklaştığında. Yani anne, “Amma çabuk yoruldum, neden böyle duruldum” akşamları. O akşamlar ki, “Çabucak büyücem, yüncüyle evlencem, sıcacık sıcacık kazaklarım olcak” diye ağladığım akşamlar gibidirler; “Ama o yünleri örmek lazım kazak yapmak için” dediğinde fındık ışkınlarından orakla örgü şişi yaptığım akşamlar gibi…Hanife’nin  saç örgülü mavi kazağını okşadığımı sandığım akşamlar gibi…Şeker çuvalından gizli gizli kendime pantolon diktiğim akşamlar gibi…7 numaralı gaz lambasının kısık ışığında, tahta duvarlarımıza böcekler gelmesin diye nenemin yapıştırdığı eski gazeteleri okuyamadığım için yorganın altında ağladığım akşamlar gibi… Kağıdın arkasında, tahtanın aralığında, gazete kağıtlarını yapıştıran ekmek hamurunu kemiren farelerin dişimi de kemirmemesi için ağzımı elimle sıkıca kapayıp uykunun korkuyu yenmesini beklediğim akşamlar gibidirler…Ve de anne, gene de…gene de… ‘umut akşamları’ gibidirler; “Az kaldı, yarın olacak, annem bize kugüda yapacak!”

Lakin anne, bir fark vardı, bir ‘ayrıntı’; geçmiş zaman akşamlarının bu tesellisi gelecek zamanlara varamadı, çocukluk akşamlarının hıçkırığını küçülten o sihirli cümlecik gurbet akşamlarını okşayamadı, ah anne, yarınki kugüdaların hayalinin sıcaklığı yüreğimi ısıtamadı, yüreğim o hayalin sıcaklığına dönük ve ama hayatın soğukluğuyla yaşadı. Körpe gözlerim ,yedi tepenin üzerinde, dünyanın kalbinin orta yerinde, kugüdanın hayalinden bile  büyük o şehirde nice kugüdasız  sofralara bakakaldı.
Oysa…
Anmağa değer bir tek ‘o’ vardı, bir tek ‘o’; yakamdan düşmeyen …

Yapamadım , “gerekli” izlenimi bırakmak için “gerekli” hal ve hareketleri “gerekli” zamana yayamadım, “doğru” tavrı göstermek için “doğru” durumları kollayamadım. Başaramadı anne, hiç öğrenemedi bu yürek, lazım oldu amma hiç kıvıramadı, aslım hayatın aslıyla yüz yüze kaldı! Boğuştuk, boğuştuk, boğuştuk…cesaretle…bitmedi kavgam! Büyüdüm anne, lakin ağlıyorum gene bak, nerde benim kugüdam!
Ve şimdi…
Sebebim olsa sıla dönsem o mahzun eve kugüdalar hortlasa korksam nefes almaktan gebersem ağlamaktan seslensem anneme alsa beni içine…
Ve ama defaten gittim!
Ve ama mütemadiyen gitmekteyim!
Ve evet…anmağa değer bir tek o vardı, bir tek o kaldı…
Ki,
boğazımda
çocukluğun ıssız sofraları
ve şimdi
ve mazide
ve daima
ve aslında;
sılasızlığın cehennem çığlıkları!


Hiç yorum yok: