Büyümeden önceki
zamanlar, ağlamak için sebebin çok olduğu, bahanelerin gerçek sebebi kolayca
örttüğü zamanlar…İpim kayboldu anne, elime diken battı anne, Hanife beştaş oynatmıyor
anne, ısırganlara düştüm çok kaşınıyor anne, okula gitmek istiyorum anne,
yatağımızın otlarını değiştirelim sırtıma batıyor uyuyamıyorum anne, yok aç
değilim anne sadece karnım ağrıyor biraz…Hapsetmek kolay değil hıçkırığı,
çıkıveriyor işte…Ve sesin geliyor odanın köşesinden, karanlığı yarıp yüreğime
değiyor; “Ağlama kızım, yarın kugüda pişireceğim size”. Ve rüyalarıma sade
suyun içinde birbirlerine uzak tane tane dolaşan kugüdalar giriyor ve Ağustos
otlarından yapılmış yamalı şilte sırtıma daha az batıyor ve beştaşı kendi
kendime oynayabiliyorum ve elbisemin eteğini yırtıp kendime yeni bir atlama ipi
yapıyorum ve ısırganlara değen bacaklarımı kaşımağa kuvvet bulabiliyorum ve
elimdeki dikenle barışık yaşıyorum ve siyah önlük sanki duvara asılıveriyor ve
karnımın ağrısı giderek azalıyor ve sesin benimle birlikte sabahlıyor…”Ağlama
kızım, yarın kugüda pişireceğim size”.
Defaten gittim
ve mütemadiyen gitmekteydim, ıssızlığı
koyup koyup heybeme gelmeyen akşamların kugüdalarını terk etmekteydim.
Seni en çok…
Seni en çok
anne, zaman daraldığında sevdim, hayat ileriye çağırırken zihnim geriye
aktığında, yeni ‘şeyleri’ sevecek derman kalmadığında, yani anne, canım çok
yandığında, kana bulanıp
pıhtılandığımda. “Nasıl geçti bu yıllar, bu muydu hepsi” akşamları
yaklaştığında. Yani anne, “Amma çabuk yoruldum, neden böyle duruldum”
akşamları. O akşamlar ki, “Çabucak büyücem, yüncüyle evlencem, sıcacık sıcacık
kazaklarım olcak” diye ağladığım akşamlar gibidirler; “Ama o yünleri örmek
lazım kazak yapmak için” dediğinde fındık ışkınlarından orakla örgü şişi
yaptığım akşamlar gibi…Hanife’nin saç
örgülü mavi kazağını okşadığımı sandığım akşamlar gibi…Şeker çuvalından gizli
gizli kendime pantolon diktiğim akşamlar gibi…7 numaralı gaz lambasının kısık
ışığında, tahta duvarlarımıza böcekler gelmesin diye nenemin yapıştırdığı eski
gazeteleri okuyamadığım için yorganın altında ağladığım akşamlar gibi… Kağıdın
arkasında, tahtanın aralığında, gazete kağıtlarını yapıştıran ekmek hamurunu
kemiren farelerin dişimi de kemirmemesi için ağzımı elimle sıkıca kapayıp
uykunun korkuyu yenmesini beklediğim akşamlar gibidirler…Ve de anne, gene de…gene
de… ‘umut akşamları’ gibidirler; “Az kaldı, yarın olacak, annem bize kugüda
yapacak!”
Lakin anne, bir
fark vardı, bir ‘ayrıntı’; geçmiş zaman akşamlarının bu tesellisi gelecek
zamanlara varamadı, çocukluk akşamlarının hıçkırığını küçülten o sihirli
cümlecik gurbet akşamlarını okşayamadı, ah anne, yarınki kugüdaların hayalinin
sıcaklığı yüreğimi ısıtamadı, yüreğim o hayalin sıcaklığına dönük ve ama hayatın
soğukluğuyla yaşadı. Körpe gözlerim ,yedi tepenin üzerinde, dünyanın kalbinin
orta yerinde, kugüdanın hayalinden bile
büyük o şehirde nice kugüdasız
sofralara bakakaldı.
Oysa…
Anmağa değer bir
tek ‘o’ vardı, bir tek ‘o’; yakamdan düşmeyen …
Yapamadım ,
“gerekli” izlenimi bırakmak için “gerekli” hal ve hareketleri “gerekli” zamana
yayamadım, “doğru” tavrı göstermek için “doğru” durumları kollayamadım.
Başaramadı anne, hiç öğrenemedi bu yürek, lazım oldu amma hiç kıvıramadı, aslım
hayatın aslıyla yüz yüze kaldı! Boğuştuk, boğuştuk, boğuştuk…cesaretle…bitmedi
kavgam! Büyüdüm anne, lakin ağlıyorum gene bak, nerde benim kugüdam!
Ve şimdi…
Sebebim olsa
sıla dönsem o mahzun eve kugüdalar hortlasa korksam nefes almaktan gebersem
ağlamaktan seslensem anneme alsa beni içine…
Ve ama defaten
gittim!
Ve ama
mütemadiyen gitmekteyim!
Ve evet…anmağa
değer bir tek o vardı, bir tek o kaldı…
Ki,
boğazımda
çocukluğun ıssız
sofraları
ve şimdi
ve mazide
ve daima
ve aslında;
sılasızlığın
cehennem çığlıkları!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder